| 1. | Kapak Cover Sayfa I (4 kere görüntülendi) |
| 2. | Danışma Kurulu Advisory Board Sayfalar II - IV (6 kere görüntülendi) |
| 3. | İçindekiler Contents Sayfalar V - VI (4 kere görüntülendi) |
| DERLEME | |
| 4. | Ameliyathane Dışında, Acil Koşullarda ve Travmada Rejyonal Anestezi Regional Anesthesia Outside the Operating Room, in Emergency Situations and Trauma Gökhan Özkan, Ecem Kahramandoi: 10.54875/jarss.2026.65902 Sayfalar 175 - 187 (4 kere görüntülendi) Kaotik ve kaynak kısıtlı travma ortamlarında etkili analjezi sağlamak, hasta konforunun ötesinde hava yolu güvenliği, hemodinamik stabilite, transport kolaylığı ve opioid-sedatif maruziyetinin azaltılması açısından önemlidir. Taşınabilir ultrason cihazlarının yaygınlaşması, fasyal plan bloklarının gelişmesi ve acil servis ile hastane öncesi bakım protokollerinin artması, rejyonal anestezinin ameliyathane dışı travma bakımındaki rolünü güçlendirmiştir. Bununla birlikte bu uygulamalar hasta seçimi, koagülopati, akut kompartman sendromu, mevcut sinir yaralanması, aydınlatılmış onam, lokal anestezik sistemik toksisitesi, rebound ağrı ve kateter ilişkili enfeksiyon riski gibi önemli güvenlik başlıklarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Bu anlatımsal derlemenin amacı, kaotik ve kaynak kısıtlı travma ortamlarında rejyonal anestezi uygulamalarına ilişkin güncel kanıtları özetlemek, farklı klinik bağlamlarda blok seçimini tartışmak ve güvenli uygulama için pratik karar noktaları sunmaktır. Mevcut kanıtlar özellikle kalça ve femur kırıkları ile seçilmiş toraks travmalarında erken analjezi ve opioid azaltımı açısından klinik yarar potansiyeli göstermektedir. Ancak uzun dönem hasta merkezli sonuçlar, mortalite, morbidite ve blok-spesifik üstünlükler açısından kanıtlar heterojendir. Rejyonal anestezi, uygun hasta, uygun ekipman, eğitimli uygulayıcı ve yapılandırılmış güvenlik protokolleri varlığında travma bakımına entegre edilmesi gereken stratejik bir klinik karar aracıdır. |
| ÖZGÜN ARAŞTIRMA | |
| 5. | Koroner Arter Bypass Cerrahisinde Total İntravenöz ve İnhalasyon Anestezisinin İnflamatuar Biyobelirteçler ve Erken Postoperatif Komplikasyonlar Üzerindeki Etkisi The Effects of Total Intravenous and Inhalation Anesthesia on Inflammatory Biomarkers and Early Postoperative Complications in Coronary Artery Bypass Surgery Efe Volga Özkan, Hija Yazıcıoğlu, Gökhan Erdem, Behiç Girgindoi: 10.54875/jarss.2026.24392 Sayfalar 188 - 198 (3 kere görüntülendi) Amaç: Koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisi sonrası postoperatif sonuçlarda inflamatuvar yanıtlar kritik bir rol oynamaktadır. Total intravenöz anestezi (TİVA) ve inhalasyon anestezisi inflamatuvar süreçleri farklı biçimlerde etkileyebilir. Bu çalışmanın amacı, bu anestezik tekniklerin inflamatuvar biyobelirteçler üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve erken postoperatif komplikasyonları öngörmedeki potansiyellerini araştırmaktır. Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalışmaya KABG cerrahisi uygulanan 228 hasta dahil edildi (Grup T: TİVA, n=111; Grup I: İnhalasyon anestezisi, n=117). Sistemik immün-inflamasyon indeksi (SII), sistemik inflamatuvar yanıt indeksi, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit oranı (PLR), C-reaktif protein (CRP) ve prokalsitonin (PCT) preoperatif ve postoperatif dönemde ölçüldü. Cerrahi sonrası ilk 24 saat içinde gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Bulgular: Demografik özellikler, operasyon süreleri ve toplam komplikasyon oranları gruplar arasında benzerdi. Postoperatif inflamatuvar biyobelirteçler her iki grupta da anlamlı olarak arttı (p < 0,05). Grup I’da postoperatif PCT düzeyleri ve PCT değişimi daha yüksek bulundu (p < 0,05). Yüksek preoperatif NLR ve SII değerleri postoperatif atriyal fibrilasyon ile ilişkili bulunurken, deliryum gelişen veya ek inotrop desteğine ihtiyaç duyan hastalarda postoperatif PCT düzeyleri ve değişimleri anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p < 0,05). Sonuç: İnhalasyon anestezisi ve TİVA, erken postoperatif komplikasyonlar açısından benzer güvenlik profilleri sunmaktadır. Prokalsitonin, NLR ve SII gibi biyobelirteçler erken olumsuz sonuçların öngörülmesinde yararlı göstergeler olabilir; bu da komplikasyonların erken saptanması ve yönetimi için rutin klinik uygulamada kullanılabileceklerini desteklemektedir. |
| 6. | Diz Osteoartritinde Ultrasonografi Eşliğinde Uygulanan Geniküler Sinir Pulsed Radyofrekans ve Radyofrekans Ablasyonunun Klinik Sonuçları Clinical Outcomes of Ultrasound-Guided Pulsed Radiofrequency and Radiofrequency Ablation of the Genicular Nerves in Knee Osteoarthritis Ulku Sabuncu, Sukriye Dadali, Gulcin Babaoglu, Hatice Babaoglan, Ali Costu, Seref Celik, Saziye Sahin, Erkan Yavuz Akcaboy, Emel Basar, Nevcihan Sahutoglu Bal, Mustafa Cem Yilmaz, Tolga Kaplandoi: 10.54875/jarss.2026.43179 Sayfalar 199 - 205 (3 kere görüntülendi) ÖZ Amaç: Geniküler sinir girişimleri, diz osteoartriti (DOA) için etkili, minimal invaziv tedavi seçenekleri olarak öne çıkmıştır. Pulsed radyofrekans (PRF) ve radyofrekans ablasyon (RA) giderek daha sık kullanılan tekniklerdir; ancak bu iki yaklaşımı karşılaştıran çalışmalarda net sonuçlar sunulamamıştır. Bu çalışmanın amacı, DOA’i olan hastalarda ultrason eşliğinde uygulanan geniküler sinir pulsed radyofrekans uygulamasının ve geniküler sinir radyofrekans ablasyonunun klinik etkinliğini karşılaştırmaktır. Yöntem: Bu randomize çalışma Mayıs 2024 ile Ocak 2025 tarihleri arasında üçüncü basamak bir ağrı kliniğinde gerçekleştirildi. Diz osteoartritine bağlı ağrısı olan 142 hasta değerlendirildi. İlk değerlendirme sonrası 121 hasta çalışmaya dahil edildi. Tanısal geniküler sinir bloğu sonrası ağrısında ≥%50 azalma olan 109 hasta rastgele iki gruba ayrıldı: geniküler sinir pulsed radyofrekans grubu (GPRF, n=52) ve geniküler sinir radyofrekans ablasyon grubu (GRA, n=57). Takip süresince, GPRF grubundan 5 hasta ve GRA grubundan 4 hasta takipten çıktı; böylece sonuç analizine sırasıyla 47 ve 53 hasta dahil edildi. Ağrı şiddeti Görsel Analog Skala (VAS) ile, fonksiyonel durum ise Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis (WOMAC) indeksi ile değerlendirildi. Değerlendirmeler işlem öncesi, 3. hafta ve 3. ayda yapıldı. Bulgular: Her iki grupta da VAS ve WOMAC skorlarında başlangıca göre her iki takip döneminde de anlamlı iyileşme saptandı (p < 0.001). Ancak iki grup arasında ağrı azalması ve fonksiyonel iyileşme açısından anlamlı fark bulunmadı. Tüm hastalar değerlendirildiğinde anlamlı ağrı yanıtı oranı 3. haftada %58, 3. ayda %48 olarak bulundu. Sonuç: Hem GPRF hem de GRA, DOA olan hastalarda ağrıyı anlamlı ölçüde azaltmış ve fonksiyonel sonuçları iyileştirmiştir. Her iki teknik de diğerine üstünlük göstermemiş olup, bu durum her ikisinin de klinik uygulamada etkili tedavi seçenekleri olarak değerlendirilebileceğini düşündürmektedir. |
| 7. | Pediatrik Hastalarda Ekstübasyon öncesi Deksmedetomidin Uygulamasının Derlenme Ajitasyonuna Etkisi: Retrospektif Çalışma Effect of Pre-Extubation Dexmedetomidine Administration on Emergence Agitation in Pediatric Patients: A Retrospective Study Tuba Kuvvet Yoldas, Halide Hande Sahinkaya, Gozde Gursoy Cirkinoglu, Derya Arslan Yurtlu, Zeki Tuncel Tekguldoi: 10.54875/jarss.2026.24861 Sayfalar 206 - 213 (3 kere görüntülendi) ÖZ Amaç: Bu retrospektif çalışmanın amacı, genel anestezi altında elektif kulak burun boğaz veya oftalmolojik cerrahi geçiren 2-12 yaş arası pediatrik hastalarda, ekstübasyon öncesi uygulanan deksmedetomidinin derlenme ajitasyonu (DA) ve postoperatif ağrı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Ocak 2024-Ocak 2026 tarihleri arasında İzmir Şehir Hastanesi’nde cerrahi uygulanan toplam 139 pediatrik hasta retrospektif olarak analiz edildi. Ekstübasyon öncesi deksmedetomidin uygulanan hastalar Grup 1 (n = 75), uygulanmayan hastalar ise Grup 2 (n = 64) olarak sınıflandırıldı. Derlenme ajitasyonu Pediatrik Anestezi Derlenme Deliryumu (PAED) ölçeği ile, postoperatif ağrı ise Yüz, Bacaklar, Aktivite, Ağlama, Teselli Edilebilirlik (FLACC) ölçeği kullanılarak postanestezi bakım ünitesinde (PACU) 0., 5., 15. ve 30. dakikalarda değerlendirildi. Bulgular: Derlenme ajitasyonu insidansı Grup 1’de Grup 2’ye kıyasla anlamlı derecede daha düşük bulundu (%36, %56,3; p = 0,017). PAED skorları tüm değerlendirme zamanlarında deksmedetomidin grubunda anlamlı olarak daha düşüktü (p < 0,001). FLACC ağrı skorları 0., 5. ve 30. dakikalarda ve ek analjezik gereksinimi (%17,3, %35,9) Grup 1’de anlamlı derecede daha düşük saptandı (p < 0,05). Ekstübasyon süresi deksmedetomidin grubunda anlamlı olarak daha uzun olmasına rağmen (7,09 ± 1,61 dk, 5,45 ± 1,75 dk; p < 0,001), PACU kalış süresi açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p = 0,567). Sonuç: Ekstübasyon öncesi uygulanan deksmedetomidin pediatrik hastalarda ekstübasyon süresini hafif uzatmakla birlikte, DA ve postoperatif ağrıyı etkin şekilde azaltmakta; PACU kalış süresini uzatmadan daha kaliteli bir derlenme sağlayabileceğini düşündürmektedir. |
| 8. | Kalça Kırığı Cerrahisinde Genel ve Spinal Anestezinin Mortalite Üzerine Etkisi: Çok Değişkenli Lojistik Regresyon Kullanılarak Yapılmış Retrospektif Kohort Çalışması The Impact of General and Spinal Anesthesia on Mortality in Hip Fracture Surgery: A Retrospective Cohort Study Using Multivariable Logistic Regression Abdurrahman Engin Baydemir, Furkan Tontu, Bilal Faruk Karadogan, Funda Gumus Ozcandoi: 10.54875/jarss.2026.12989 Sayfalar 214 - 220 (3 kere görüntülendi) ÖZ Amaç: Kalça kırığı cerrahisi, özellikle yaşlı ve kırılgan hastalarda erken mortalite ile ilişkilidir. Anestezi tekniği, perioperatif dönemde değiştirilebilir potansiyel bir faktör olarak kabul edilmekle birlikte, randomize çalışmalar spinal anestezinin genel anesteziye üstün bir sağkalım avantajı sağladığını net olarak göstermemiştir. Ancak gerçek yaşam klinik pratiğinde anestezi seçimi hasta kırılganlığından etkilenmekte olup, bu durum anestezi tekniği ile klinik sonuçlar arasında gözlenen ilişkilerin yorumlanmasını güçleştirebilmektedir. Yöntem: Ocak 2021–Mayıs 2025 tarihleri arasında üçüncü basamak bir merkezde, kalça kırığı cerrahisi uygulanan erişkin hastalarda retrospektif gözlemsel kohort çalışma gerçekleştirildi. Hastalar uygulanan anestezi tekniğine göre (spinal ve genel anestezi) gruplandırıldı. Birincil sonlanım noktası hastane içi mortaliteydi. Mortalite için bağımsız belirleyicileri saptamak amacıyla, yaşa göre düzeltilmiş Charlson Komorbidite İndeksi ve fizyolojik kırılganlık göstergeleri dahil edilerek çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Toplam 665 hasta çalışmaya dahil edildi (spinal anestezi, n=514; genel anestezi, n=151). Hastane içi mortalite genel anestezi alan hastalarda spinal anestezi alanlara göre daha yüksekti (%7,9 vs %3,7; p=0,037). Ancak yaşa göre düzeltilmiş Charlson Komorbidite İndeksi ile komorbidite yükü için düzeltme yapıldıktan sonra, genel anestezi ile hastane içi mortalite arasındaki ilişki zayıfladı ve istatistiksel olarak anlamlılığını kaybetti (düzeltilmiş OR 1,68; %95 GA 0,84–3,38). Buna karşılık daha yüksek Charlson Komorbidite İndeksi skoru, düşük preoperatif serum albümin düzeyi ve diyaliz bağımlılığı hastane içi mortalitenin güçlü ve bağımsız belirleyicileri olarak kaldı. Sonuç: Bu gerçek yaşam kohortunda, kalça kırığı cerrahisi uygulanan hastalarda genel anestezi ile hastane içi mortalite arasındaki ilişkinin, anestezi tekniğinin doğrudan etkisinden çok, hastaların altta yatan kırılganlık düzeyi ile ilişkili olduğu görüldü. Özellikle hipoalbüminemi ve diyaliz bağımlılığı gibi kırılganlığı yansıtan klinik faktörler, erken postoperatif mortalitenin en güçlü belirleyicileri olarak öne çıktı. Bu bulgular, kalça kırığı cerrahisi öncesi risk değerlendirmesinde yalnızca anestezi yöntemine odaklanmanın yeterli olmadığını; kırılganlık, beslenme durumu ve organ disfonksiyonunun da bütüncül olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. |
| 9. | Yoğun Bakım COVID-19 Hastalarında Bakır Düzeyinin Klinik Etkilerinin COVID-19 Dışlanmış Hastalarla Karşılaştırılarak İncelenmesi Comparative Analysis of the Clinical Effects of Copper Levels in COVID-19 Patients in Intensive Care Unit with COVID-19 Excluded Cohort Bengisu Koç, Seda Banu Akıncı, Banu Kılıçaslandoi: 10.54875/jarss.2026.89924 Sayfalar 221 - 229 (3 kere görüntülendi) ÖZ Amaç: Bakır, konakçının immün sistem yanıtını destekleyerek güçlü bir antibakteriyel, antifungal,antiviral ve anti-inflamatuar etki gösterir. Çalışmamızda yoğun bakımdaki kesin tanı veya şüpheli COVID-19 hastalarında bakır ve seruloplazmin düzeyinin klinik ve prognostik etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, çalışmaya 15 Kasım 2021–15 Haziran 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Anesteziyoloji Yoğun Bakım Ünitesi’ne kabul edilen COVID-19 veya şüpheli erişkin hastalar dahil edildi. Hastalar COVID-19-pozitif veya negatif olmak üzere iki gruba ayrıldı. COVID-19-negatif grup için kriterler; hastadan üst üste gönderilen 4 Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)sonucunun negatif gelmesi ve yatış sırasındaki semptomlarının başka bir klinik durumla açıklanabilir olması olarak kabul edildi. Hastalara ait demografik veriler, komorbiditeler, başvuru semptomları, COVID-19 PCR sonuçları, APACHE-II ve SOFA skorları, yatış süreleri, laboratuvar sonuçları, yatış kabulündeki bakır ve seruloplazmin düzeyleri, mekanik ventilasyon gereksinimi, vazopressör ihtiyacı ve mortalite bilgileri prospektif olarak kaydedildi. Bakır için normal serum aralığı 13,3-26,7 µmol L⁻¹ ve seruloplazmin için normal serum aralığı 22-58 mg dL-1 olarak belirlendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların (n=107) 60’ı (%56) kadın ve 47’si (% 44) erkekti. Hastaların 57’si COVID pozitif, 50 tanesi negatif gruptaydı. Bakır ve seruloplazmin düzeyleri sırasıyla, COVID-19 pozitif grubun ortanca değeri 22,44 µmol L⁻¹ (4,15- 42,26) ve 44,3 mg dL⁻¹ (23,2-87) iken, COVID-19 negatif grubun ortanca değeri 23,185 µmol L⁻¹ (11,23-39,9) ve 45 mg dL⁻¹ (20,6-82,2) olarak bulundu (p=0,62 ve p=0,753). Bakır ve seruloplazmin düzeyleri ile cinsiyet, statin ve gıda takviyesi kullanımı, beslenme bozukluğu, oksijen, mekanik ventilasyon, vazopressör ve renal replasman tedavisi ihtiyacı, yoğun bakım ve hastane yatış süresi ve mortalite arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Toplam 4 (%4) hasta düşük bakır düzeyine sahipken, 80 (%75) hasta normal, 23 (%21) hasta ise yüksek bakır düzeylerine sahipti. Bakır düzeyi yüksek olan grup normal olan grupla karşılaştırıldığında, GGT (gama glutamil transferaz) düzeyi (59 (13-315) ve 39 (8-369) U L⁻¹, p=0.049) ve lökosit (x10000 µL⁻¹) sayısının (9,7 (4,8-37,4) ve 8,25 (1,6-29,2) p=0.028) daha yüksek olduğu bulunurken, bakır düzeylerinin mekanik ventilasyon, vazopressör ve renal replasman tedavisi ihtiyacı, yoğun bakım ve hastane yatış süresi ve mortaliteye etkisi saptanmadı. Sonuç: Yoğun bakımda COVID-19 hastalarında bakır ve seruloplazmin seviyelerinin izlenmesi önemlidir ancak parametrelerin hastalık prognozu üzerinde doğrudan bir etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır. Bakır düzeylerinin kontrol altına alınması ve inflamatuar durumların yönetimi, klinik iyileşme sürecinde destekleyici olabilir. Bu sonuçların daha geniş hasta gruplarında ve farklı hastalık şiddetlerinde doğrulanması gerekmektedir. |
| 10. | Jinekolojik Cerrahilerde Levobupivakaine Adjuvan Olarak Eklenen İntratekal Deksmedetomidin ile Fentanilin Kapsamlı ve Kanıta Dayalı Karşılaştırması: Ayrıntılı Analjezik, Hemodinamik ve Güvenlik Profili İçeren Randomize Kontrollü Bir Çalışma A Comprehensive, Evidence-Based Comparison of Intrathecal Dexmedetomidine versus Fentanyl as Adjuvants to Levobupivacaine in Gynecological Surgeries: A Randomized Controlled Trial with Detailed Analgesic, Hemodynamic, and Safety Profile Sabapathy Appavoo V A, Anagha Gopinath P, Rasika Priya M, Arjun Ganesan, Brindha Rathinasabapathy, Panneerselvam Periasamy, Arbind Kumar Choudharydoi: 10.54875/jarss.2026.02223 Sayfalar 230 - 237 (3 kere görüntülendi) ÖZ Amaç: Elektif jinekolojik cerrahilerde hiperbarik levobupivakaine intratekal adjuvan olarak eklenen deksmedetomidin ve fentanilin etkinlik ve güvenliliğini karşılaştırmak. Yöntem: Bu prospektif, randomize, çift kör çalışmaya, Amerikan Anesteziyologlar Derneği fiziksel durum sınıflaması I–II olan, 18–60 yaşlarında 60 kadın hasta dahil edildi. Hastalar eşit olarak iki gruba ayrıldı. LD grubuna 3 mL %0,5 hiperbarik levobupivakain ile 5 μg deksmedetomidin, LF grubuna ise 3 mL %0,5 hiperbarik levobupivakain ile 25 μg fentanil uygulandı. Duyusal ve motor blok özellikleri, hemodinamik ve solunumsal değişkenler, ağrı, sedasyon, kurtarma analjezisi gereksinimi ve advers olaylar değerlendirildi. Tekrarlanan ölçümler, önceden belirlenen zaman noktalarında Welch bağımsız örneklem t testi kullanılarak karşılaştırıldı ve Bonferroni düzeltmesi uygulandı. Bulgular: Altmış hastanın tamamı çalışmayı tamamladı. Başlangıç özellikleri gruplar arasında benzerdi. Duyusal blok başlangıç süresi LD ve LF gruplarında farklı değildi (3,10 ± 0,80 ve 2,92 ± 0,50 dakika; p=0,301). Deksmedetomidin, duyusal blok süresini (540,45 ± 60,45 ve 420,12 ± 70,34 dakika; p<0,001) ve motor blok süresini (360,45 ± 56,34 ve 300,23 ± 45,69 dakika; p<0,001) anlamlı olarak uzattı. Bazı zaman noktalarında hemodinamik, solunumsal ve ağrı ölçümleri açısından farklılıklar saptanmasına rağmen oksijen satürasyonu yaklaşık %99–100 düzeyinde kaldı ve ağrı puanlarındaki farklar küçüktü. Çoklu karşılaştırma düzeltmesinden sonra sedasyon açısından anlamlı fark bulunmadı. Kurtarma analjezi dozu gereksinimi sayısal olarak deksmedetomidin lehineydi ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,078). Tüm advers olaylar standart tedaviyle kontrol altına alındı. Sonuç: İntratekal deksmedetomidin, klinik açıdan önemli solunumsal bozulmaya yol açmadan duyusal ve motor blok sürelerini fentanile kıyasla uzattı. Her iki adjuvan da kabul edilebilir güvenlilik profili gösterdi. |
| 11. | Geriatrik Kalça Kırığı Cerrahisinde Postoperatif Yoğun Bakım Ünitesine Yatışı Öngören Faktörler Predictors of Postoperative Intensive Care Unit Admission in Geriatric Hip Fracture Surgery Funda Atar, Fatma Ozkan Sipahiogludoi: 10.54875/jarss.2026.34545 Sayfalar 238 - 246 (3 kere görüntülendi) ÖZ Amaç: Bu çalışma, geriatrik kalça kırığı cerrahisi sonrası postoperatif yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ile ilişkili preoperatif klinik ve laboratuvar risk faktörlerini belirlemek ve YBÜ yatışı ile uzamış YBÜ süresini öngören bağımsız preoperatif risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Kasım 2022-Kasım 2025 tarihleri arasında kalça kırığı nedeniyle opere edilen 65 yaş ve üzeri 811 hastanın elektronik tıbbi kayıtları retrospektif olarak analiz edildi. Hastaların demografik verileri, Amerikan Anesteziyologlar Derneği (ASA) fiziksel durum sınıflaması, komorbiditeleri, laboratuvar parametreleri, YBÜ yatış durumu, YBÜ yatış süresi ve 6 aylık mortalite verileri kaydedildi. Hastalar postoperatif YBÜ’ye yatış durumuna göre iki gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmada 811 hastanın verileri değerlendirildi. Hastaların 691’i (%85,2) postoperatif dönemde YBÜ’ye yatırıldı. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ileri yaş (OR: 1,075, %95 GA: 1,039–1,112), ASA III–IV fiziksel durum sınıflaması (OR: 1,792, %95 GA: 1,028–3,122), hipoalbüminemi (OR: 0,924, %95 GA: 0,874–0,977), yüksek C-reaktif protein (CRP) düzeyi (OR: 1,009, %95 GA: 1,004–1,015) ve diabetes mellitus (DM) varlığı (OR: 2,243, %95 GA: 1,182–4,256) YBÜ yatışı ile bağımsız olarak ilişkili bulundu. Uzamış YBÜ yatışı için hipoalbüminemi (OR: 0,931, %95 GA: 0,902–0,961), konjestif kalp yetmezliği (OR: 3,391, %95 GA: 1,858–6,188), demans (OR: 1,866, %95 GA: 1,172–2,970) ve kronik obstüriktif akciğer hastalığı (OR: 1,771, %95 GA: 1,060–2,958) bağımsız belirleyicilerdi. Sonuç: Geriatrik kalça kırığı cerrahisi sonrası ileri yaş, ASA III–IV fiziksel durum sınıflaması, hipoalbüminemi, yüksek CRP düzeyi ve DM varlığı postoperatif YBÜ yatışı açısından önemli belirleyiciler olabilir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 12. | Spinal Anestezi Sonrası Uzamış Blok Tablosu ile Ortaya Çıkan Metastatik Spinal Kord Basısı: Olgu Sunumu Metastatic Spinal Cord Compression Presenting as Prolonged Block After Spinal Anesthesia: A Case Report Nagihan Emiroğlu, Kübra Kalkışımdoi: 10.54875/jarss.2026.72335 Sayfalar 247 - 249 (3 kere görüntülendi) Spinal anestezi sonrası motor ve duyusal bloğun çözülme süresi, hastaya ve uygulanan lokal anesteziğe bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Ancak bloğun beklenenden uzun sürmesi durumunda altta yatan nöraksiyel komplikasyonlar ve spinal patolojiler açısından yeniden değerlendirme yapılması önem taşır. Bu olguda mesane kanseri nedeniyle transüretral mesane tümörü rezeksiyonu geçiren 65 yaşında bir hastayı bildiriyoruz. Spinal anestezi sonrası, hastada motor ve duyusal bloğun beklenen sürede gerilememesi ve regresyon paterni göstermemesi üzerine ileri nörolojik inceleme gerçekleştirildi. Acil spinal manyetik rezonans görüntülemede orta torakal düzeyde metastatik kitle lezyonu ve spinal kord basısı saptandı. Hasta beyin ve sinir cerrahisi kliniğince değerlendirildi ve yüksek doz kortikosteroid tedavisi başlandı. Nörolojik tablonun özellikleri nedeniyle cerrahi dekompresyon uygun görülmedi. Bu olgu, spinal anestezi sonrası beklenen şekilde gerilemeyen motor veya duyusal bloğun yalnızca uzamış lokal anestezik etkisi olarak değerlendirilmemesi ve spinal kord basısı gibi ciddi nörolojik patolojilerin ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulması gerektiğini göstermektedir. |
| EDITÖRE MEKTUP | |
| 13. | Gen Tedavisi Devrimi: Anesteziyoloji, Yoğun Bakım ve Ağrı Tıbbı için Yeni bir Yolculuk The Gene Therapy Revolution: A New Journey for Anesthesiology, Intensive Care, and Pain Medicine Gökçen Kültüroğludoi: 10.54875/jarss.2026.48243 Sayfalar 250 - 251 (4 kere görüntülendi) Makale Özeti | |