ISSN 1300-0578
Cilt : 28 Sayı : 2 Yıl : 2020
Index
Membership
Applications
JARSS - JARSS: 28 (2)
Cilt: 28  Sayı: 2 - 2020
1.
Kapak
Cover

Sayfa I (103 kere görüntülendi)

2.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - III (118 kere görüntülendi)

3.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar IV - VI (114 kere görüntülendi)

DERLEME
4.
Diabetes Mellitus ile Peroperatif Dönem
Peroperative Period with Diabetes Mellitus
Emine Ünal Ceran, Reyhan Polat
doi: 10.5222/jarss.2020.85047  Sayfalar 71 - 79 (240 kere görüntülendi)
Diabetes mellitus en yaygın kronik hastalıklardan biridir. Ameliyat edilecek hastaların% 25'i diyabetes mellitus tanısı almış kişilerdir. Hiperglisemisi olan bireylerin peroperatif değerlendirilmesi hem anestezik yönetim hem de hastanın yaşam kalitesini belirleyecek önemdedir. Bu derlemede, diyabetin fizyopatolojisi, tanı kriterleri, farmakolojik ve peroperatif değerlendirilmesi ve yönetiminden bahsedilmiştir.
Diabetes mellitus is one of the most common chronic diseases. 25% of the patients to be operated are people diagnosed with diabetes mellitus. The peroperative evaluation of individuals with hyperglycemia is important to determine both anesthetic management and the patient's quality of life. In this review, physiopathology, diagnostic criteria, pharmacological and peroperative evaluation and management of diabetes are discussed.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
5.
Anestezi Çalışanlarında Çalışma Ortamından Uzaklaşmanın Oksidatif Stres Düzeylerine Etkisinin Dinamik Tiyol Disülfit Dengesi ile Değerlendirilmesi
Evaluating the Effect of Being Away From Work Environment on Oxidative Stress Levels with Dynamic Thiol-Disulfide Homeostasis Among Anesthesiology Professionals
Süheyla Abitağaoğlu, Ceren Köksal, Özcan Erel, Almila Şenat, Dilek Erdoğan Arı
doi: 10.5222/jarss.2020.05925  Sayfalar 80 - 84 (141 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Atık gaz maruziyeti ve mesleki stres nedeniyle anestezi çalışanlarında oksidatif stres artmaktadır. Çalışmamızda anestezi çalışanlarında minimum 1 hafta anestezi pratiğinden uzaklaşılmasının, oksidatif stres üzerine etkilerinin tiyol disülfid dengesiyle incelenmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya ameliyathanede anestezi uygulamalarında aktif çalışan ve en az 1 hafta izne çıkmayı planlayan anesteziyoloji uzmanı, uzmanlık öğrencisi ve anestezi teknisyenleri arasından toplam 29 gönüllü dahil edildi. Demografik verileri, çalışma süreleri ve görevleri kaydedildi. Gönüllülerden izne ayrılmadan önceki gün ve izinden döndüğü gün kan alınarak dinamik tiyol disülfid dengesi çalışıldı. İzin sonrası nativ ve total tiyol düzeylerinde artma ve disülfidde azalma oksidatif stres düzeyinde azalma olarak değerlendirildi. Veriler t-testi, tek yönlü varyans analizi, eşleştirilmiş t-testi ile değerlendirildi, p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi.
BULGULAR: Ortalama izin süresi 10,7±3 gündü. Anesteziyoloji uzmanlarında ortalama yaş daha yüksekken, uzmanlık öğrencilerinde çalışma süresi daha kısaydı (p<0,001). Diğer demografik veriler ve izin öncesi nativ tiyol, total tiyol ve disülfid değerleri 3 grupta benzerdi (p>0,05). Uzmanlarda ve uzmanlık öğrencilerinde izin sonrası oksidatif stres azalırken, teknisyenlerde anlamlı değişiklik gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ortalama 10 günlük izin sonrası oksidatif stresin azalması nedeniyle, anesteziyoloji hekimlerinin belli periyodlarla çalışma ortamından uzak kalmalarının, çalışan sağlığı açısından faydalı olacağı görüşündeyiz.
INTRODUCTION: Exposure to anesthetic gases and occupational stress lead to increased levels of oxidative stress in anesthesiology professionals. Our study aims to investigate the effects of being away from anesthetic practice on oxidative stress with thiol-disulfide balance in anesthesia employees
METHODS: The study included a total of 29 volunteer anesthesiology specialist, residents and technicians working in anesthesiology practice and planning on taking at least 1-week’s leave. Demographic data, working times and duties were recorded. A blood sample was taken from the participants on the day before they went on leave and on the day they returned, to study dynamic thiol-disulfide homeostasis. Increased native and total thiol levels and decreased disulfide levels after returning were evaluated as a decrease in oxidative stress. The data were assessed with a t-test, a one-way analysis of variance, a paired t-test; and p<0,05 was considered statistically significant.
RESULTS: The mean leave was 10.7±3 days. Specialists had a higher mean age, while residents had a shorter working time(p<0.001). Other demographic data and pre-leave native thiol, total thiol and disulfide values were similar in three groups. A post-leave decrease in oxidative stress was noted among specialists and residents, whereas no significant change was observed in the technicians.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Based on the fact that decreasing levels of oxidative stress after 10-day leave, we believe that distancing the anesthesiology physicians from the work environment at specific intervals would be beneficial in terms of employee health.

6.
Anestezi Hekimlerinin Mesleki Risk Farkındalıkları: Anket Çalışması
Occupational Risk Awareness of Anesthesiologists: A Survey Study
Emine Arık
doi: 10.5222/jarss.2020.26234  Sayfalar 85 - 92 (133 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Anestezi hekimleri çalışma koşulları gereği sağlıklarını olumsuz etkileyebilecek birçok mesleki tehlike ve risk faktörlerine maruz kalmaktadır. Anestezi hekimlerinin mesleki riskleri konusundaki farkındalıklarını ve çalışan güvenliğini günlük pratiğinde ne kadar benimsediğini tespit edebilmek amacı ile bu anket çalışmasını planlandık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniklerinde çalışan gönüllü asistan ve uzman hekimlerin, soruları yüz yüze iletişim (basılı anket formlarının dağıtılıp doldurulması) yöntemiyle cevapladığı anket formları ile araştırma verileri toplandı. Doğru cevaplar tüm doktorlar arasında kıyaslanırken, tecrübenin doğru cevapla ilişkisini değerlendirilmesi amacıyla da asistan (GrupI) ve uzman (Grup II) doktorlar arasında da kıyaslama yapıldı
BULGULAR: Anketimizin sonucunda asistan ve uzman doktorların tümünün anket sorularına doğru yanıt verme oranı %41.6 (n=70)’dır.12 sorudan 5’ine %50 ve üstü doğru cevap verilmiştir. Gruplar arası kıyaslama yapıldığında asistan doktorlar sadece iki soruya uzman doktorlara göre istatistiksel olarak anlamlı doğru cevap verirken; Uzman doktorlar 12 sorunun 6’sına asistan doktor grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı doğru cevap vermişlerdir. Çalışmaya katılan doktorların %43.2’sinin İş Güvenliği Eğitimi (İSG) aldığı tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Anketimizde anestezi hekimlerimizin mesleki risklerini bilmedikleri, iş güvenliği bilincinin yeterli düzeyde olmadığı gözlendi. Bu eksiklikleri gidermek için düzenli eğitim programları ile farkındalık kazanmalı ve güvenli koşullarda çalışmayı, mesleki kültür olarak benimsemeleri gerekmektedir
INTRODUCTION: Anesthesiologists are exposed to many occupational hazards and risk factors that may adversely affect their health due to their working conditions. We planned this survey study in order to determine the awareness of anesthesiologists about their occupational risks and how much they have adopted employee safety in their daily practice.
METHODS: The research data was collected through questionnaire forms, which were answered by face-to-face communication (distributing and filling out the printed questionnaires) with volunteer assistants and specialist physicians working in Anesthesiology and Reanimation Clinics in Education and Research Hospitals. While, correct answers were compared among all the doctors, in order to evaluate the relationship between correct answers and experience, another comparison was also made between the assistant doctors (GroupI) and the specialist doctors (Group II).
RESULTS: As a result of our survey, the rate of all assistants and specialists responding correctly to the questionnaire was 41.6% (n = 70). 5 out of 12 questions were correctly answered with 50% or higher rate. When comparing between the groups, the assistant doctors answered only two questions statistically significantly correct when compared to the specialists whereas, specialist doctors answered 6 of the 12 questions statistically significantly correct when compared to the assistant doctor group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our questionnaire, it was observed that our anesthesiologists don’t know the professional risks and the occupational safety awareness level is not sufficient. Awareness should be raised with regular training programs in order to overcome these shortcomings and working under safe conditions should be adopted as a professional culture.

7.
Robotik Kalp Cerrahisinde Anestezi Yönetimi; Klinik Deneyimlerimiz
Anesthetic Management in Robotic Cardiac Surgery; Our Clinical Experiences
Mehmet Emin İnce, Nadide Ors, Gökhan Özkan, Murat Kadan, Gökhan Erol, Suat Doğancı, Cengiz Bolcal, Vedat Yıldırım
doi: 10.5222/jarss.2020.29200  Sayfalar 93 - 99 (155 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Minimal invazif cerrahi yaklaşımlar çeşitli potansiyel faydalarının yanı sıra anestezi ve cerrahi ekipleri için yeni zorlukları da beraberinde getirmiştir. Bu çalışmada kliniğimizde gerçekleştirilen robotik kardiyak cerrahi işlemlerindeki anestezi deneyimimizi güncel bilgiler eşliğinde sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma Ekim 2014-Aralık 2019 tarihleri arasında sağ torakotomi yapılarak gerçekleştirilen robotik kardiyak cerrahi geçiren 227 (120 Erkek, 107 Kadın) hastayı içermektedir. Hastalara ait demografik veriler, cerrahi tipi, EuroSCORE değerleri, cross-klemp ve pompa süresi, postoperatif komplikasyonlar, yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri hasta dosyalarından ve anestezi takip formlarından taranarak elde edildi.
BULGULAR: Robotik kardiyak cerrahi ile 101 hastaya ASD-VSD, 114 hastaya kapak cerrahisi ve 13 hastaya intrakardiyak kitle eksizyonu işlemi yapıldı. Bu işlemlerden 15’i atan kalpte gerçekleştirildi. Ameliyat sonrası hastaların median ekstübasyon süresi 5 saat, median yoğun bakım kalış süresi 1 gün ve median hastanede kalış süresi 7 gün idi. Postoperatif dönemde uzamış mekanik ventilasyon ihtiyacı nedeniyle 3 hastaya trakeostomi açıldı. Kapak cerrahisi yapılan hastalardan 10’una kalıcı kalp pili implantasyonu yapıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hem torasik hem de kardiyak cerrahinin tüm özelliklerini içeren robotik kardiyak cerrahide anestezistlerin oluşabilecek komplikasyonları bilmesi ve bunlara karşı önceden plan yapması gerekmektedir. Ayrıca özellikli bu cerrahinin ayrılmaz bir parçası olan tek akciğer ventilasyonu ve transözofageal ekokardiyografi için gerekli olan bilgi birikimini kazanması gerekmektedir.
INTRODUCTION: Minimally invasive surgical approaches have various potential benefits, as well as new challenges for anesthesia and surgical teams. In this study, we aimed to present our anesthesia experience in robotic cardiac surgery procedures performed in our clinic with current information.
METHODS: This study included 227 (120 men, 107 women) patients who underwent robotic cardiac surgery performed via right thoracotomy between October 2014 and December 2019. Demographic data, type of surgery, EuroSCORE values, cross-clamp and cardio-pulmonary bypass time, postoperative complications, length of intensive care and hospital stays were obtained from patients' files and anesthesia follow-up forms.
RESULTS: ASD-VSD was performed in 101 patients, valve surgery in 114 patients, and intracardiac mass excision in 13 patients with robotic surgery. 15 of these procedures were performed with in the beating heart. Median extubation time of the patients after surgery was 5 hours, median length of intensive care and hospital stays were 1, 7 days respectively. Due to the need for prolonged mechanical ventilation in the postoperative period, 3 patients underwent tracheostomy. Pacemaker implantation was performed in 10 of the patients undergoing valve surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In robotic cardiac surgery, which includes all the features of both thoracic and cardiac surgery, anesthetists must know the complications that may occur and plan in advance against them. In addition, it is necessary to gain the knowledge required for single lung ventilation and transesophageal echocardiography, which is an integral part of this particular surgery.

8.
Aksiller Sinir Bloğu Ve İntravenöz Rejyonel Anestezinin Turnike Sonucu Gelişen İskemi-Reperfüzyon Hasarına Etkileri
The Effects Of Axillary Nerve Block And Intravenous Regional Anesthesia On Ischemia-Reperfusion Injury Induced By Tourniquet
Ersagun Tugcugil, Dilek Kutanis, Ahmet Besir, Müge Koşucu, Ahmet Mentese, Süleyman Caner Karahan, Selim Demir, Sedat Saylan, Ali Akdoğan
doi: 10.5222/jarss.2020.39974  Sayfalar 100 - 108 (130 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: El cerrahisi planlanan hastalarda kullanılan aksiller sinir bloğu ve IVRA (İntravenöz Bölgesel Anestezi) tekniklerinin turnikenin oluşturduğu iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Turnike kullanılması ve sonraki reperfüzyondan kaynaklanan iskemi, organizmada oksidatif strese neden olur. Oksidatif stres ise postoperatif morbiditeye katkıda bulunur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya el cerrahisi uygulanan 65 hasta dahil edildi. Aksiller sinir bloğu alan hastalar Grup A (n = 33), IVRA alan hastalar Grup I (n = 32) olarak ifade edildi. Kan örnekleri anestezi öncesi T1'de, turnike deflasyonundan hemen önce T2, turnike deflasyonundan T3 5 dk sonra T4 30 dk sonra T5 4 saat sonra alındı.
BULGULAR: Plazma IMA ve OSI konsantrasyonları Grup A'da Grup I'den T2, T3, T4 zaman dilimlerinde anlamlı olarak yüksekti. Plazma TOS düzeyi Grup A'da Grup I'den T3 zaman diliminde daha yüksekti. Plazma TAS düzeyi Grup I'de Grup A'dan T2, T3, T4 zaman dilimlerinde anlamlı olarak yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: IVRA, el cerrahisinde kullanılan turnike tarafından oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarını önlemede aksiller bloktan daha etkiliydi, ancak bu iki teknik arasında reperfüzyonun dördüncü saatinde bir fark yoktu.
INTRODUCTION: We aimed to compare the effects of axillary nerve block and IVRA (Intravenous Regional Anesthesia) techniques used in patients planned to undergo hand surgery on tourniquet induced ischemia reperfusion injury. Ischemia due to the use of tourniquet and the subsequent reperfusion cause oxidative stress in the organism. Oxidative stress is a contributor for postoperative morbidity
METHODS: The study included 65 patients who underwent hand surgery. The patients received axillary nerve block were assigned to Group A (n=33) and the patients received IVRA were assigned to Group I (n=32). Blood samples were collected at T1 before anesthesia, T2 immediately before tourniquet deflation, T3 5 min, T4 30 min and T5 4 hours after tourniquet deflation and serum TAS, TOS, OSI and IMA levels were studied
RESULTS: Plasma IMA and OSI concentration was significantly higher in Group A than in Group I at T2, T3, T4 time points. Plasma TOS level was higher in Group A than in Group I at T3 time point. Plasma TAS level was significantly higher in Group I than in Group A at T2, T3, T4 time points.
DISCUSSION AND CONCLUSION: IVRA was more effective than axillary block in preventing ischemia reperfusion injury induced by tourniquet used in hand surgery, but there was no difference between these two techniques in the fourth hour of reperfusion.

9.
Preoperatif Anksiyetenin Değerlendirilmesinde Beck ve Durumluk-Sürekli Anksiyete Ölçeklerinin Karşılaştırılması
Comparison of Beck and State-Trait Anxiety Scales in the Evaluation of Preoperative Anxiety
Kevser Peker
doi: 10.5222/jarss.2020.50570  Sayfalar 109 - 115 (115 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı ameliyat öncesi hastaların anksiyete düzeylerinin değerlendirilmesinde kullanılan Beck Anksiyete Ölçeği (BAI) ile Durumluk Anksiyete Ölçeği (STAI-I) ve Sürekli Anksiyete ölçeği (STAI-II)’nin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma, prospektif bir araştırma olup, Ekim 2018 ve Nisan 2019 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinde septorinoplasti ameliyatı geçiren 109 hastanın gönüllü katılımıyla gerçekleştirildi. Veriler kişisel bilgi formu, BAI ve STAI-I ve II ile toplandı.
BULGULAR: BAI’ya göre ortalama anksiyete düzeyi 12.77±7.09, STAI-I’e göre anksiyete ortalaması 41.60±11.07, STAI-II’ye göre anksiyete ortalaması 42.40±8.37 puan olarak bulundu. Her üç ölçek ile kadınlarda anksiyete skorları anlamlı yüksek idi (p<0.001). BAI ortalama toplam puanı ile STAI-I ve STAI-II ortalama toplam puanı arasında pozitif yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulundu (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların ameliyat öncesi BAI, STAI-I ve STAI-II ölçekleri ile orta düzeyde anksiyete yaşadıkları belirlendi. Preoperatif anksiyetenin değerlendirilmesinde BAI yüksek sensitivite ve spesifite ile kullanılabilir.
INTRODUCTION: The purpose of this study is to compare Beck Anxiety Inventory (BAI) and State Anxiety Inventory (STAI-II) and Continuous Anxiety Inventory (STAI-II), which are used to evaluate the anxiety levels of preoperative patients.
METHODS: This is a prospective study, with participation of 109 voluntary patients who had undergone septorhinoplasty surgery in a university hospital between October 2018 and April 2019. The data were collected by personal information form, BAI and STAI-I and II.
RESULTS: The mean anxiety level according to BAI was 12.77±7.09, the mean anxiety according to STAI-I was 41.60±11.07, and the anxiety average was 42.40±8.37 according to STAI-II. Anxiety scores were significantly higher in women with all three scales (p<0.001). A statistically significant relationship was found between BAI mean total score and STAI-I and STAI-II mean total score (p <0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that patients experienced moderate anxiety with BAI, STAI-I and STAI-II scales before surgery. BAI can be used with high sensitivity and specificity in the evaluation of preoperative anxiety.

10.
Parenteral Beslenen Hastaların Endikasyonları Ne Kadar Uygun ?
How Appropriate Are The Indications for Parenteral Nutrition Patients?
Halil Erkan Sayan
doi: 10.5222/jarss.2020.52724  Sayfalar 116 - 123 (110 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Parenteral nütrisyon (PN), intravenöz beslenme sağlayan bir tedavi yöntemidir. PN klinik sonuçları iyileştirebildiği gibi, komplikasyonlara bağlı olarak mortalite ve morbiditede artışa sebep olabilmektedir. Bu çalışmamızın amacı, PN endikasyonlarını değerlendirmek, uygun olmayan PN başlanma oranını tespit etmek ve kalori yeterliliğini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: PN başlanan tüm hastalar, nütrisyon hemşiresi ve diyetisyen tarafından hastane veri tabanından tespit edilerek ziyaret edildi. Hastaların demografik verileri, yattığı servisi, tanısı, PN uygunluğuna, endikasyonlarına, alınan kalori miktarı ve yeterliliğine bakıldı. PN alan her bir hasta, Avrupa Klinik Beslenme ve Metabolizma Derneği (ESPEN) klavuzuna göre incelenerek “uygun” ve “uygun olmayan” olarak sınıflandırıldı. Ayrıca PN alan hastalar, Periferal PN, Santral PN, Enteral+PN, Oral+PN olarak 4 kategoriye ayrıldı.
BULGULAR: Hastanemizde altı aylık süre boyunca 333 hastaya PN uygulandığı saptandı. PN’na, beslenmeye engel kusma (%37), obstrüktif bağırsak hastalığı (%27), ağır diyare (%12) ve ağır malabsorbsiyon (%12) nedeniyle başlanmıştı. Hastaların 153 (%45.9)’ una uygun olmayan endikasyon ile başlanmıştı. Uygun olmayan endikasyon sebepleri arasında en sık doktorun konservatif olarak PN tercih etmesi’nin (142 olgu, %92.8) olduğu görüldü. PN başlanan hastaların 256’sının (%76.9) yetersiz kalori almaktaydı. Hastaların beslenmesinde en sık periferik parenteral nütrisyon (PPN) (155 olgu, %46.5) yol tercih edilmiştir, uygun olmayan endikasyon ile PN (%40) ve yetersiz kalori ile beslenme de (%98.1) bu grupta görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PN’nun “uygun olmayan” kullanımı çalışmamızda %45.9 olarak belirlendi. Daha önce yapılan çalışmalarda ise “uygun olmayan” PN kullanımı %0 ile %38 arasında oldukça değişken oranlarda rapor edilmişti. Herhangi bir nedenle yeterli oral veya enteral beslenemeyen hastalara, tek başına PN veya enteral nütrisyona ek olarak PN başlanmaktadır. PN ile ilgili risklerin en aza indirilmesi için PN endikasyonları iyi bilinmeli, bunun için beslenme odaklı eğitimler planlanmalıdır. Uygun olmayan endikasyon ve yetersiz kalori uygulanma riskine karşı hastane nütrisyon destek ekibi (NDE)’nin önerilerinin dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Parenteral nutrition (PN) is a treatment method that provides intravenous nutrition. PN may improve clinical outcomes and may lead to an increase in mortality and morbidity due to complications. The aim of this study was to evaluate the indications of PN, to determine the incidence of inappropriate PN onset, and to investigate caloric adequacy.
METHODS: All patients who were started PN were detected and visited by the nutrition nurse and dietician from the hospital database. Demographic data, service, diagnosis, PN compliance, indications, calorie intake and adequacy of the patients were evaluated. Each patient receiving PN was examined according to the guidelines of the European Association of Clinical Nutrition and Metabolism (ESPEN) and classified as “appropriate” and “inappropriate”. In addition, patients receiving PN were divided into 4 categories as Peripheral PN, Central PN, Enteral+PN, Oral+PN.
RESULTS: In our hospital, 333 patients underwent PN for six months. PN was started due to vomiting (37%), obstructive bowel disease (27%), severe diarrhea (12%) and severe malabsorption (12%). 153 (45.9%) of the patients were started with inappropriate indication. The most frequent reasons for inappropriate indication were the preference of the doctor for conservative PN (142 cases, 92.8%). 256 (76.9%) of the patients receiving PN had inadequate calorie intake. Peripheral parenteral nutrition (PPN) (155 cases, 46.5%) was preferred the most route in the nutrition of the patients, nutrition inappropriate indication of PN (40%) and inadequate calorie (98.1%) were seen in this group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Inappropriate use of PN was found to be 45.9% in our study. In previous studies, the use of “inappropriate” PN was reported to vary between 0% and 38%. In patients who cannot receive adequate oral or enteral nutrition for any reason, PN is initiated alone or in addition to enteral nutrition. In order to minimize the risks associated with PN, PN indications should be well known and nutrition-oriented training should be planned. We believe that the recommendations of the hospital nutritional support team (NDE) should be taken into consideration against the risk of inappropriate indication and insufficient calorie administration.

OLGU SUNUMU
11.
Fahr Sendromu Olan Bir Hastada Yoğun Bakımdaki Sedasyon Problemi
Sedation Failure in a Patient with Fahr Syndrome in the Intensive Care Unit
Büşra Tezcan, Çilem Bayındır Dicle, ibrahim Mungan, Derya Ademoğlu, Müçteba Can, Dilek Kazancı
doi: 10.5222/jarss.2020.39358  Sayfalar 124 - 127 (148 kere görüntülendi)
Nadir görülen nörolojik bir sendrom olan Fahr Sendromu, sporadik ya da genetik geçişli bazal ganglion kalsifikasyonuyla karakterizedir. Fahr Sendromu’nun patofizyolojisiyle ilgili olarak; kalsiyum metabolizma bozukluğu, metastatik kalsiyum depozitleri ve artmış serbest radikal üretimi gibi bazı hipotezler mevcuttur. Hastalar genellikle ekstrapiramidal semptomlarla tanı alsa da, serebellar disfonksiyon, konuşma bozuklukları, demans ve nöropsikiyatrik semptomlarla da başvurabilirler. Bu olgu sunumunda amacımız, intihar amaçlı karbamazepin alımı sonrası yoğun bakımımıza kabul edilen 49 yaşındaki bayan hastadaki sedasyon yetersizliğinden bahsetmektir. Hastaya 1.5 mcg/kg/h deksmedetomidin infuzyonu ve 1,5 mg midazolam bolusları uygulandığı halde yeterli sedasyon düzeyine ulaşılamamıştır. Bu durum uzun süreli antiepileptik ve antidepresan kullanımına bağlı olabilir. Diğer yandan da, benzersiz bir sedatif ajan olan deksmedetomidin spesifik ve selektif bir α2 agonistidir. Hastamızdaki yaygın serebral kalsifikasyon, α2 reseptör aktivitesini bozmuş olabilir. Bunun yanında Fahr Sendromu’nun muhtemel nedenlerinden biri olan kalsiyum metabolizma bozukluğu da α2 adrenoreseptör aracılıklı kalsiyum ilişkili nörotransmitter salınımını etkilemiş ve böylece deksmedetomidinin etkinliğini azaltmış olabilir.
Fahr Syndrome, which is a rare neurologic syndrome, is characterized by sporadic or genetically inherited basal ganglion calcification. There are some hypotheses about the pathophysiology of Fahr Syndrome like a defect in calcium metabolism, metastatic calcium deposits and increased free radical production.Although patients are usually diagnosed with extrapyramidal symptoms, they may also present with cerebellar dysfunction, speech disorders,dementia and neuropsychiatric symptoms.We aimed to discuss sedation failure with dexmedetomidine and midazolam in a 49-year-old female patient with Fahr Syndrome who was admitted to our intensive care unit after suicidal carbamazepine overdose in this case report. Adequate sedation levels could not be reached although 1.5 mcg/kg/h dexmedetomidine infusion and 1,5 mg midazolam bolus injections were administered. This may be due to the tolerance to sedatives developed by long-term use of antidepressant and antiepileptic agents. On the other hand; the unique sedative agent dexmedetomidine is a specific and selective α2 agonist and the widespread intracerebral calcification in our patient may have impaired α2 receptor activity.Besides that, calcium metabolism disorder, one of the probable causes of Fahr Syndrome, may affect calcium-mediated inhibition of neurotransmitter release through α2 adrenoreceptors and reduced the effectiveness of dexmedetomidine.

12.
Takayasu Arteritinde İnfraklaviküler Brakial Pleksus Blok Uygulaması (Olgu Sunumu)
’Case Report: Infraclavicular Block In A Patient With Takayasu's Arteritis
Melis Sumak Hazır, Derya Özkan, Mukaddes Tuğba Arslan
doi: 10.5222/jarss.2020.54227  Sayfalar 128 - 130 (106 kere görüntülendi)
Takayasu arteriti (TA) nabızsızlık hastalığı olarak da bilinen, nadir görülen kronik progresif inflamatuar bir panarterittir. Bu olgu sunumunda TA tanılı, radius distal uç kırığı olan bir hastada cerrahi anestezi amaçlı infraklaviküler brakial pleksus blok uygulaması ve perioperatif anestezi yönetimi tartışılmıştır.
Takayasu arteritis (TA),also known as pulseless disease, is a rare chronic progressive inflammatory panarteritis. In this case report, infraclavicular brachial plexus block application and perioperative anesthesia management were discussed in a patient with TA who is scheduled for elective distal radius fracture operation.

13.
Waardenburg Sendromlu Hastada Anestezi Yönetimi
Anesthesia Management in a Patient with Waardenburg Syndrome
Yonca Özvardar Pekcan, Bahattin Tuncali, Özlem Yılmaz Sümer
doi: 10.5222/jarss.2020.94914  Sayfalar 131 - 134 (110 kere görüntülendi)
Waardenburg sendromu (WS) genellikle otozomal dominant geçişli olmak üzere embriyonal gelişimden itibaren melonositlerin tam veya kısmen yokluğu ile karakterli herediter bir sendromdur. WS tanısı olan 10 yaşında erkek hasta sol kulağında işitme azlığı nedeniyle koklear implant operasyonuna alındı. Fizik muayenesi saçının ön kısmında beyaz perçem, iris heterokromisi, sağ gözde karakteristik parlak mavi iris, sol gözde kahverengi iris, geniş burun kökü, kısmi sinofris, bilateral sensörinöral işitme kaybı, sol el 2, 3, 4 ve 5. parmaklarda ve bilekte hipopigmentasyon alanları dışında normaldi. Hava yolu muayenesi mallampati II olarak değerlendirildi. Midazolam ile premedikasyondan sonra 1 µgr kg-1fentanil, 2.5 mg kg-1 propofol ile anestezi indüksiyonu yapıldı. Endotrakeal intübasyon 0.6 mg kg-1 tracrium ile uygulandı. Anestezi idamesi intravenöz propofol (0.75 µgr kg-1 dk-1) ve remifentanil infüzyonu (0.25 µgr kg-1 dk-1) ile sağlandı. Hasta operasyon sonunda sorunsuz olarak ekstübe edildi ve servise transfer edildi. Bu olgularda, WS’na ait özelliklerin iyi bilinmesi, iyi planlanmış bir anestezi yönetimi, kontrollü hipotansiyon ve total intravenöz anestezi uygulamasının başarılı anestezi uygulamasında esas.olduğu kanısındayız.
Waardenburg syndrome (WS) is most often inherited as an autosomal dominant trait characterized with complete or partial absence of melanocytes from the beginning of embryogenesis. Ten year old patient with WS underwent cochlear implant operation because of hearing loss in the left ear. Physical examination was normal except a white forelock, heterochromia of iris, characteristic bright blue iris in the right eye, brown iris in the left eye, broad nasal root, partial synophrys, bilateral sensorineural hearing loss, hypopigmented areas on the 2nd, 3rd,4th and 5th fingers of the left hand and the wrist. Airway examination was evaluated as Mallampati II. After premedication with midazolam, anesthesia was induced with 1 µgr kg-1 fentanyl, 2.5 mg kg -1 propofol. Endotracheal intubation was facilitated by 0.6 mg kg-1 tracrium. The maintenance of anesthesia was provided with intravenous infusion of propofol ( 0.75µgr kg-1 min-1) and remifentanil ( 0.25 µgr kg-1 min-1) has been used. After the operation the patient was extubated and transferred to the ward without problem. We believe that, awareness of the characteristics of WS, well-planned anesthesia management, controlled hypotension and the use of total intravenous anesthesia are the essentials of the successful anesthesia management in these cases.

EDITÖRE MEKTUP
14.
Acute Compartment Syndrome of Hand in a Pediatric Patient: Intravenous Infiltration and Cannula Dressing as Culprit
Neeraj Kumar, Abhyuday Kumar, Amarjeet Kumar, Amit Kumar Sinha
doi: 10.5222/jarss.2020.44127  Sayfalar 135 - 136 (84 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale