ISSN - 1300-0578 | e-ISSN - 2687-2242
Cilt : 28 Sayı : 4 Yıl : 2020
Index
Membership
Applications
JARSS - JARSS: 28 (4)
Cilt: 28  Sayı: 4 - 2020
1.
Kapak
Cover

Sayfa I (17 kere görüntülendi)

2.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - III (24 kere görüntülendi)

DERLEME
3.
Erişkin Obez Hastalarda Rejyonal Anestezi
Regional Anesthesia in Adult Patients with Obesity
Emine Aysu Şalvız
doi: 10.5222/jarss.2020.65477  Sayfalar 219 - 230 (31 kere görüntülendi)
Obezite önemli halk sağlığı sorunlarından biridir ve anormal yağ birikimi olarak tarif edilmektedir. Kardiopulmoner fizyolojik değişiklikler ve çok sayıda yandaş hastalık (obstrüktif uyku apnesi, metabolik sendrom, koroner arter hastalığı…) ile ilişkilidir. Obez hastaların hem cerrahi ile anestezi yönetimleri zor hem de perioperatif morbidite ile mortalite oranları yüksektir. Anestezistler olarak bizler, bu hastalar ile zaman geçtikçe daha yüksek oranlarda karşılaşmaktayız. Uygun cerrahi tiplerinde, rejyonal anestezi tekniklerini genel anesteziye tercih ettiğimiz için hava yolu manipulasyonlarından, opioid tüketiminden ve cerrahiye bağlı stres yanıtlardan kaçınabilmekteyiz. Rejyonal anestezi teknikleri cazip seçeneklerdir; ancak onların da özellikle obezitesi olan hastalarda, özel ekipman ihtiyacı, zor pozisyonlama, zor anatomik işaret nokta palpasyonu, çok sayıda iğne/kateter yönlendirme ihtiyacı ve artmış oranda başarısız blok gibi kendilerine has problemleri mevcuttur. Ultrasonografi-rehberliği; anatomik yapıların görüntülenmesini, iğne giriş, yönlendirme, işlemsel travma, yan etki/komplikasyon oranlarının düşmesini ve blok başarısının artmasını sağlamaktadır. Bu derleme; obezite ilişkili yandaş hastalıklar, obez hastalarda nöroaksiyel, üst ekstremite, alt ekstremite, torasik ve abdominal blok teknik uygulamaları sırasında ortaya çıkan olası problemler, bu durumları yönetmede literatürde yer alan öneriler ve ultrasonografinin rolü üzerinde yoğunlaşmıştır.
Obesity is one of the important public health concerns, and described as abnormal accumulation of fat. It is associated with cardiopulmonary physiological alterations and a number of comorbidities (obstructive sleep apnea, metabolic syndrome, coronary artery disease…). Not only surgical and anesthetic managements of obese patients are challenging but also their perioperative morbidity and mortality rates are higher. We, as anesthesiologists, face these patients at an increasing rate with time. Since we prefer regional anesthesia techniques to general anesthesia in appropriate surgery types; we would avoid airway manipulations, opioid consumption and surgery-related stress responses. Regional anesthesia techniques are attractive options; however, they have unique challenges such as requirement for special equipment, crucial positioning, multiple attempts at redirecting needle/catheter, difficulty in palpation of anatomical landmarks, and increased rate of failed blocks in patients with obesity. Ultrasound-guidance provides us visualization of anatomical structures, decreased rates of needle insertions, and orientations, procedural trauma, side effects/complications and increased rates of block success. This review focuses on the obesity-related comorbidities; possible problems occur during the performance of neuroaxial, upper extremity, lower extremity, thoracic and abdominal wall block techniques performed on obese patients; literature supported suggestions and the role of ultrasound to manage these situations.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
4.
Çocuklarda Laringeal Maske Airway (LMA) Yerleştirilmesinin Doğrulanmasında Farklı Ultrasonografi Tekniklerinin Değerlendirilmesi
The Evaluation of Different Ultrasonography Techniques for Confirmation of Laryngeal Mask Airway (LMA) Placement in Pediatric Patients
Osman Mücahit Tosun, Alper Kilicaslan, Funda Gok, Sevgi Pekcan, Ruhiye Reisli
doi: 10.5222/jarss.2020.88598  Sayfalar 231 - 238 (19 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuklarda, solunum yollarındaki anatomik farklılıklar nedeniyle laringeal maske (LMA) yanlış yerleştirme ihtimali daha yüksektir. Amacımız, çocuk hastalarda LMA yerini belirlemek için, farklı ultrasonografi (USG) tekniklerinin etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yerel etik kurul onayı ve ebeveynlerden yazılı bilgilendirilmiş onam alındıktan sonra bu prospektif, gözlemsel çalışmaya 50 çocuk (1-12 yaş) hasta dahil edildi. Yerel etik kurul onayı ve ebeveynlerden yazılı bilgilendirilmiş onam alındıktan sonra bu prospektif, gözlemsel çalışmaya 50 çocuk (1-12 yaş) hasta dahil edildi. Anestezi indüksiyonundan sonra, LMA pozisyonu klinik testler ve gerçek zamanlı üst havayolu USG ile üç düzlemde (dil tabanı, larinks ve özofagusun üst ucu seviyesinde) değerlendirildi. Dil tabanı ve aritenoid kıkırdaklardaki kaf gölgelerinin simetrisi USG (aritenoid derecesi) ile değerlendirildi. Özefagusta kaf ucunun varlığı ve kafın şekli (düzgün veya bozuk) kaydedildi. LMA pozisyonu fiberoptik bronkoskopi (FOB) ile doğrulandı (FOB derecesi). FOB ve sonografik parametreler arasındaki ilişki için Spearman korelasyon ve Fisher’s exact testleri kullanıldı.
BULGULAR: İlk denemede klinik testler yoluyla doğru LMA yerleştirme oranının % 82 olduğu belirlenmiştir. Hastaların % 74’ünde FOB ile glottik açıklık görüntülenebildi. FOB görüntü derecesi ile dil tabanında kaf gölgelerinin asimetri varlığı arasında istatistiksel ilişki olduğu saptandı (Fisher’s exact test, p<0.001). FOB görüntü derecesi ile USG aritenoid derecesi arasındaki korelasyon istatistiksel olarak anlamlıydı (r=0.672, p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnvaziv olmayan, hızlı, güvenilir bir yöntem olan USG ile ventilasyon kesilmesine gerek duyulmadan LMA yerleştirilmesini doğrulamak ve yeniden konumlandırmak mümkün olabilir. LMA yerleştirilmesini doğrulamada farklı USG tekniklerini karşılaştırmak için daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: It is likely that laryngeal mask airway (LMA) is frequently misplaced because of the anatomical differences in children’s airways. Our aim is to assess the feasibility of different ultrasonography (USG) techniques for the confirmation of the accurate placement of LMA in pediatric population.
METHODS: After a local ethics committee approval and written informed consents were obtained, 50 children aged 1-12 years were consecutively included into this prospective, observational study. After the anesthetic induction, the position of LMA was evaluated by clinical tests and real- time upper airway USG in three planes (at the level of tongue base, the larynx and upper end of the esophagus). The symmetry of the cuff shadows at the tongue base and arytenoid cartilages was assessed by USG (arytenoid grade). The presence of cuff tip in the esophagus and the shape of the cuff (regular or distorted) was recorded. Fiberoptic bronchoscopy (FOB) was performed to confirm the position of LMA (FOB grade). The Spearman correlation coefficient and Fisher’s exact tests were used to test the relationship between FOB and sonographic parameters.
RESULTS: The rate of accurate LMA placement through clinical tests was determined as 82% at the first attempt. The rate of recognizing the glottic opening was also found as 74% with FOB. The result showed a statistically significant association between the asymmetry of cuff shadow at the tongue base and FOB LMA grade (Fisher’s exact test, p<0.001). The correlation was also statistically significant between FOB grade and USG arytenoid grade (r=0.672, p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: USG can be used to identify the accurate placement and repositioning of LMA as a non-invasive, rapid and reliable method not requiring interruption of the ventilation. Further detailed studies are required to compare the different USG techniques for the confirmation of correct placement of LMA.



5.
Covid-19 Pandemisi Sürecinde Anesteziyoloji Doktorlarının Kişisel Koruyucu Ekipman Kullanımı ile İlgili Durum ve Yaklaşımları
Anesthesiologists’ Attitude and Approach Regarding Personal Usage of Protective Equipment During the Covid-19 Pandemic
Ilkay Baran
doi: 10.5222/jarss.2020.87699  Sayfalar 239 - 246 (25 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Yeni Corona virus hastalığı (Covid-19) pandemisi sırasında anesteziyoloji hekimlerinin yoğun bakım ve/veya ameliyathanede kişisel koruyucu ekipman (KKE) kullanımı ile ilgili durum ve yaklaşımlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Etik kurul onamı alındıktan sonra, 205 anesteziyolog sosyal medya araçları ve elektronik posta yoluyla araştırmaya katılmaya davet edildi, katılımcıların anket sorularına verdiği yanıtlar analiz edildi.
BULGULAR: Katılımcıların uzman doktor ve araştırma görevlisi oranı %51.2 (n=105) ve %32.7 (n=67)’dir. Katılımcıların hastane dağılımı %59 (n=121) eğitim araştırma; %15.1 (n=31) devlet; %21 (n=43) üniversite; %4.9 (n=10) özel hastane idi. Katılımcı anesteziyologlardan 10’nunun (%4.9) Covid-19 enfeksiyonu geçirdiği saptandı. Koruyucu ekipmana erişim oranı, cerrahi maske gibi günlük kullanımı yaygın olan malzemeler için %83 iken respiratör maske, siperlik ve gözlük gibi malzemeleri katılımcıların kendi imkanlarıyla temin ettiği saptandı. Anesteziyologların KKE kullanımı ile ilgili kendilerini güvende hissetme oranlarının pandeminin başlangıcına göre zamanla arttığı saptandı [medyan 5 (1-10); medyan 7 (1-10), p˂0.001]. Kişisel koruyucu ekipmanları doğru sıralama ile giyme ve çıkarma oranının sırasıyla %12.7 (n=26) ve %18.5 (n=38) olduğu görüldü. Doğru giyme oranı demografik verilerle ilişkilendirildiğinde uzman hekimlerde, meslek deneyimi 16-20 yıl olan grupta, eğitim araştırma hastanesinde çalışanlarda daha yüksek olduğu görüldü [%19 (n=20); %40 (n=8); % 17.4 (n=21) ve p=0.020; p=0.020; p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Covid-19 pandemi sürecinde anesteziyologlar KKE erişiminde sorun yaşamıştır ve KKE kullanımı ile ilgili bilgi eksiklikleri vardır. Araştırmamızın sonuçlarına göre anesteziyologlar için KKE’lara erişiminin sağlanması ve ekipmanların doğru kullanımı ile ilgili eğitici faaliyetler yönünde yeni planlama ve yöntem geliştirme gereksinimi vardır.
INTRODUCTION: The aim was to evaluate the facts and perceptions of anesthesiologists about the use of personal protective equipment in intensive care and / or operating rooms during the Covid-19 pandemic.
METHODS: After obtaining ethical approval, 205 anesthesiologist were invited to participate this study through social media tools and by e-mail. Questionnaire responses were analysed.
RESULTS: Of those who participated in the study 32.7% (n=67) were research assistants and 51.2% (n=105) were specialists; 59% (n=121) were from the teachings hospital, 15.1% (n=31) from state hospitals, 21% (n=43) from university hospitals, and 4.9% (n=10) from private hospitals. Ten (4.9%) of the participants had Covid-19 infection. The results showed that anesthesiologist had freely access to daily used PPE such as surgical mask (83%), however, 60% of the participants had to provide their own respirator masks, visors and goggles to use in the work place. It was determined that anesthesiologists felt safer about the use of PPE over time compared to the beginning of the pandemic [median 5 (1-10)] and median 7 (1-10), p˂0.001)]. The rate of corectly donning and doffing was 12.7% (n: = 26) and 18.5% (n=38). The analysis of correctly donning and participant characteristics showed that, the rate of correctly donning was higher among specialists (n=20, 19%), in the 16-20 years experience group (n=8, 40%) and those worked in the teaching hospitals (n=21, 17.4%), (p=0.020, p = 0.020, p = 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: During the Covid-19 pandemic anesthesiologists experienced problems with access to PPE and the rate of inapproppriate donning and doffing is high among anesthesiologist. Our results highlight the necesity for proper planning of adequate PPE and the need of educational activities regarding their correct usage.



6.
Postdural Delinme Baş Ağrısında Teofilin Etkinliğinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Theophylline Efficiency in Post-Dural Puncture Headache
Hüseyin Utku Yıldırım, Mesut Bakir, Sebnem Rumeli Atici
doi: 10.5222/jarss.2020.74436  Sayfalar 247 - 254 (27 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Klinik çalışmalarda, intravenöz teofilinin post-dural delinme baş ağrısı (PDBA) tedavisinde etkili olduğu bildirilmiştir, fakat bazı klinisyenlere göre çalışmalardaki hasta sayılarının az olması nedeniyle bu durum net değildir. Teofilinin etkinliği ve güvenliği kanıtlandığında, bu tedavi PDBA tedavisinde bir ara adım olarak kullanılabilir. Çalışmamızda, intravenöz (IV) teofilin uygulamasının PDBA üzerine etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: “Post-Dural Delinme Baş Ağrısı Algoritması” na göre intravenöz teofilin uygulanan 65 PDBA hastası retrospektif olarak değerlendirildi Birincil ve ikincil sonlanım noktaları sırasıyla baş ağrısının derecesi ve hastanın tedaviye yanıtıydı. Tedavi güvenilirliği yan etki oluşumuna göre değerlendirildi.
BULGULAR: İlk teofilin uygulanması öncesi Görsel Analog Skala (VAS) skoru 6.0 ± 1.6 idi. Tedaviden bir saat sonra VAS skorları 1.8 ± 1.4 idi. Teofilin infüzyonu sonrası hastaların ortalama VAS skorları öncekine göre anlamlı olarak azaldı (p = 0.001). Teofilin nedeniyle hemodinamik değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı değildi (p> 0.05). Hasta kayıtlarında teofilinle ilişkili yan etki bildirimi yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntravenöz teofilin uygulaması PDBA tedavisinde etkili ve güvenli bir yöntemdir. İntravenöz teofilin tedavisi, PDBA'nın basamak tedavisinde konservatif tedavi ve invaziv girişimsel tedavi arasında bir yer bulabilir.
INTRODUCTION: In clinical studies, intravenous theophylline has been reported to be effective in the treatment of postdural puncture headache (PDPH), but its efficacy is not clear to some clinicians due to the small number of patients in these studies. This treatment can be used as an intermediate step in the treatment of PDPH, if the efficacy and safety of theophylline is proven. We aimed to evaluate the efficacy and safety of an intravenous (IV) injection of theophylline on PDPH.
METHODS: Sixty-five PDPH patients who were injected with IV theophylline according to our “Post-dural Puncture Headache Algorithm” were evaluated retrospectively. The primary and secondary endpoints were the degree of headache and the patient’s overall response to the treatment, respectively. Treatment safety was evaluated based on the occurrence of adverse reactions.
RESULTS: Before the initial theophylline administration, the visual analog scale (VAS) score was 6.0±1.6 points. The VAS scores at one hour post-treatment were 1.8±1.4 points. The mean VAS scores of the patients after theophylline infusion decreased significantly compared to before (p=0.001). Hemodynamic changes due to theophylline were not statistically significant (p>0.05). There were no reports of theophylline-related adverse events in the patient records.
DISCUSSION AND CONCLUSION: An iv injection of theophylline is an effective and safe treatment for PDPH. Intravenous theophylline treatment may find a place between the conservative treatment and invasive interventional therapy in step therapy of PDPH.

7.
Anestezi Teknisyenlerinin/Teknikerlerinin Koronavirüs (COVID-19) Pozitif ya da Şüpheli Hastalarda Entübasyon ile İlgili Bilgi Düzeyleri
The Knowledge Levels and Attitudes of Anesthesia Technicians About Intubation of Patients with Positive or Suspected Coronavirus (COVID-19)
Derya Karasu, Şermin Eminoğlu, Seyda Efsun Ozgunay, Mehmet Gamlı
doi: 10.5222/jarss.2020.86547  Sayfalar 255 - 260 (34 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Mart 2020’de pandemi olarak ilan edilen COVID-19 enfeksiyonunda hava yolu yönetimi çok önemlidir ve yoğun temaslı işlemler arasındadır. Bu çalışmada amacımız; hazırladığımız anket soruları ile anestezi teknisyen/teknikerlerinin COVID-19 hastalarında endotrakeal entübasyonla ilgili bilgi düzeyleri ve tutumlarını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya katılmayı kabul eden anestezi teknisyen/teknikerlerinden COVID-19 hastalarında hava yolu yönetimi hakkında bilgi düzeylerini ölçen online bir anket formunu doldurmaları istendi.
BULGULAR: 341 katılımcının verilerine istatistiksel analiz yapıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 33.07±8.43 yıl idi. 0-5 yıl arasında çalışma deneyimi olanlar (%27.3) ve devlet hastanesinde (%43.1) çalışanlar çoğunluktaydı. Katılımcıların çoğunluğunun entübasyon ve ekstübasyon ile ilgili bilgi sorularına doğru cevap verdiği görüldü. Anket sayesinde farkındalıkları artan katılımcı oranı %58.1 idi. Katılımcılar en çok bulaş riskinden endişelendiğini bildirdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 pozitif ya da şüpheli durumlarda endotrakeal entübasyonda dikkat edilecek noktaların katılımcıların çoğunluğu tarafından doğru bilindiğini ve bu konudaki farkındalıklarının yüksek olduğunu saptadık.
INTRODUCTION: Airway management is very important in COVID-19 infection, which was declared as a pandemic in March 2020 and is among the intensive contact procedures. Our aim in this study is to determine the knowledge levels and attitudes of anesthesia technicians about COVID-19 positive patients or endotracheal intubation using questionnaire questions we prepared.
METHODS: Anesthesia technicians who accepted to participate in the study were asked to fill in an online questionnaire that measures the level of knowledge about airway management in COVID-19 patients.
RESULTS: Statistical analysis was performed on the data of 341 participants. The mean age of the participants was 33.07±8.43 years. Those with a working experience of 0-5 years (27.3%) and those working in a public hospital (43.1%) constituted the majority of the participants. It was seen that the majority of the participants correctly answered the questions related to intubation and extubation. The proportion of participants whose awareness increased due to the survey was 58.1%. Participants reported that they were most concerned about the risk of contamination.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that in COVID-19 positive or suspicious cases, the points to be considered in endotracheal intubation are well known by the majority of the participants and their awareness on this issue is high.

8.
Kardiyak Cerrahide Santral Venöz Laktat Ölçümü Arteryel Laktat Ölçümünün Yerini Tutabilir mi?
Does Central Venous Lactate Measurement Replace Arterial Lactate Measurement in Cardiac Surgery?
Büşra Tezcan, İbrahim Mungan, Alev Şaylan, Derya Ademoğlu, Sema Sarı, Çilem Bayındır Dicle, Bahadır Aytekin, Ayşegül Özgök, Hija Yazıcıoğlu
doi: 10.5222/jarss.2020.80299  Sayfalar 261 - 266 (23 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Doku perfüzyonunun yeterliliği için önemli bilgi veren laktat düzeyleri, genellikle kan gazlarıyla birlikte kan gazı cihazları tarafından ölçülür. Her ne kadar arteriyel kan, laktat ölçümü için “altın standart” olsa da, arteryel ve venöz laktat ölçümlerinin birbirinin yerine kullanılabilmesi, venöz kan gazı değerlendirmesinin tercih edildiği durumlarda, sık kan örneklemesinin neden olabileceği artmış maliyet ve iatrojenik anemiye engel olabilir. Bu çalışmada amacımız; on-pump kardiyak cerrahide arteryel (AL) ve santral venöz laktat (CVL) değerleri arasındaki korelasyon ve uyumu incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Anestezik yönetim dahilinde, T1: anestezi indüksiyonu sonrası, T2: kros klemp sırasında ve T3: cilt kapatılırken olmak üzere üç aşamada eşzamanlı olarak arteryel ve venöz kan örnekleri olan yetişkin hastalar, bu retrospektif gözlemsel çalışmaya dahil edildi. CVL ve AL konsantrasyonları, T1, T2 ve T3 aşamalarındaki kan gazı analizinden elde edildi. Spearman Rho and Bland-Altman Testleri, AL ve CVL arasındaki sırasıyla korelasyon ve uyumu değerlendirmek için kullanıldı.
BULGULAR: Toplamda 122 uygun hastadan 366 çift kan örneği elde edildi. 95% güven aralıkları sırasıyla; T1’de -0.07 ve -0.00, T2’de 0.30 ve -0.10 ve T3’de -0.16 ve -0.03’tü. 95% CI ise T1’de 0.86 ve 0.93 (r=0.90 ve p<0.0001); T2’de 0.95 ve 0.97 (r=0.96 ve p<0.0001) ve T3’de 0.92 to 0.96 (r=0.94 and p<.0001) olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her ne kadar laktat ölçümünün arteryel kandan örneklenmesi “altın standart” olarak kabul edilse de, on-pump kalp cerrahisi hastalarında santral venöz kandan örnekleme de kabul edilebilir bir alternatif olabilir.
INTRODUCTION: Lactate levels, which provide valuable information about the adequacy of tissue perfusion, are usually measured by blood gas analyzers simultaneously with blood gases. Although arterial blood is the “gold standard” for measurement of lactate, the interchangeable use of arterial and venous lactate measurements can avoid increased costs and iatrogenic anemia resulting from frequent blood sampling when evaluation of venous blood gas samples are preferred. In this study; we aimed to examine the correlation and agreement between the arterial lactate (AL) and central venous lactate (CVL) values in patients undergoing on-pump cardiac surgery.
METHODS: Adult patients who had both arterial and central venous blood gas sampling simultaneously in three stages (T1: after anesthesia induction, T2: during cross- clamping, T3: during skin closure) of operation as part of anesthetic management were eligible for inclusion in this retrospective study. CVL and AL concentrations were estimated during blood gas analysis at stages T1, T2 and T3. Spearman Rho and Bland-Altman Tests were used to assess correlation and agreement between AL and CVL measurements, respectively.
RESULTS: Totally 366 pairs of blood samples were obtained from 122 eligible patients. The 95% limits of agreement were -0.07 to -0.00 at T1; 0.30 to -0.10 at T2 and -0.16 to -0.03 at T3. The 95% Cls were detected 0.86 to 0.93 (r=0.90 and p<0.0001) at T1;0.95 to 0.97 at T2 (r=0.96 and p<0.0001) and 0.92 to 0.96 (r=0.94 and p<0.0001) at T3.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although sampling from arterial lactate can be considered as the “gold standard” for lactate measurement, sampling from central venous blood is an acceptable alternative for lactate measurement in on-pump cardiac surgery patients.

9.
The Effect of Intravenous Dexamethasone on Prolonging Analgesia After Supraclavicular Brachial Plexus Block: A Randomised Controlled Study
Surendhar Saba, Anju Romina Bhalotra
doi: 10.5222/jarss.2020.37450  Sayfalar 267 - 274 (18 kere görüntülendi)
INTRODUCTION: Duration of analgesia provided by brachial plexus block can be prolonged by simultaneous administration of intravenous dexamethasone.
METHODS: Thirty adult patients undergoing upper limb surgery receiving supraclavicular brachial plexus block (SBPB) with 30 mL 0.5% ropivacaine were randomly allocated to receive 10 mg dexa-methasone (Group RD) or normal saline (Group R) intravenously just before the block. The primary outcome was duration of analgesia. Secondary outcomes included duration of sensory and motor block, pain scores, time to readiness to discharge, quality of sleep, patient satisfaction and postoperative analgesic requirement.
RESULTS: Demographic data was comparable in both groups. The mean duration of analgesia was 19.00±3.07 hrs in Group RD as compared to 9.47±1.82 hrs in Group R (p<0.001). Mean duration of sensory block was 16.93±2.84 hrs in Group RD versus 7.77±1.92 hrs in Group R (p<0.001) while mean duration of motor block was 9.40±2.96 hrs and 4.77±1.10 hrs in Groups RD and R respectively (p<0.001). Pain scores of patients in Group R were significantly higher from 9th to 24th hour postoperatively. The number of patients requiring additional analgesia was almost 2-fold more numerous in Group R (80%) as compared to Group RD (40%) (p=0.021). The PADSS score, rise in blood sugar, sleep quality and patient satisfaction were similar in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The administration of single dose of 10 mg intravenous dexamethasone prior to SBPB with ropivacaine is an easy, simple, safe, and effective method to increase the duration of analgesia.

10.
Acil Sezaryenlarda Anestezi Deneyimlerimiz
Our Experiences of Anesthesia in Emergency Cesareans
Ümran Karaca, Şeyda Efsun Özgunay, Filiz Ata, Nermin Kılıçarslan, Canan Yilmaz, Derya Karasu
doi: 10.5222/jarss.2020.92300  Sayfalar 275 - 280 (34 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Sezaryenlerde acil kadın hastalıkları ve doğum ameliyatlarının çoğunluğunu oluşturmaktadır. Çalışmamızda hastanemizde acil sezaryen uygulanan hastaları; retrospektif inceleyip, anestezi yöntemlerinin ve sonuçlarını tartışmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2015-Aralık 2017 tarihleri arasında acil sezaryen olan hastalar retrospektif incelendi. Demografik verileri, sezaryen endikasyonu, ek hastalıklar, anestezi yöntemleri, anne ve bebek komplikasyonları, yenidoğan 1.dk ve 5.dk Apgar skorları, incelendi. Sezaryende kullanılan anestezi yöntemine göre genel anestezi ve rejyonal anestezi olarak hastalar gruplandırıldı.
BULGULAR: Toplam 4874 hasta değerlendirildi. Gruplar arasında yaş ortalaması rejyonal anestezi uygulanan hastalarda daha fazla görüldü. Genel anestezi uygulanan hastalarda ASA yüksekti (p<0.001). Rejyonal anestezi ve genel anestezi uygulama oranımızı %78.5 ve %21.5 bulundu. Uygulanan anestezi yöntemi en fazla spinal anestezi oldu (%76.2). Acil sezaryen endikasyonlarını en fazla eski sezaryen (%33.9) ve fetal distres (%30.1) oluşturdu. Apgar skorları 1. ve 5. dk. rejyonal anestezi grubunda yüksek bulundu (p<0.05). Bebek komplikasyonlarından en fazla mekonyum aspirasyonu %1.9 gözlendi, %0.7 bebek eksitus oldu. Göçmen hastalara %76.8 rejyonal, %23.2 genel anestezi yapıldı. Yıllara göre hasta sayısındaki hızlı artışla beraber rejyonal anestezi uygulamasının arttığı gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kolay uygulanabilir etkin bir anestezi-analjezi, Apgar skorlarında üstünlük sağlaması nedeniyle regional anestezi acil sezaryen uygulanan hastalarda giderek artacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Cesarean sections constitute the majority of emergency gynecologic and obstetrics operations. In this study, we aimed to discuss the anesthesia methods and results of patients who underwent emergency caesarean section in our hospital retrospectively.
METHODS: Patients who underwent emergency cesarean between January 2015, and December 2017 were retrospectively analyzed. Demographic data, cesarean indication, additional diseases, anesthesia methods, complications in mothers and their infants, 1st and 5th minute Apgar scores of newborns were examined. Patients were divided in groups of general anesthesia or regional anesthesia according to the anesthesia method used in cesarean section.
RESULTS: A total of 4874 patients were evaluated. The mean age among the groups was higher in patients undergoing regional anesthesia. ASA scores were higher in general anesthesia group (p<0.001). Our regional anesthesia and general anesthesia application rates were 78.5% and 21.5%, respectively. The most applied anesthesia method was spinal anesthesia (76.2%). The most common indications for emergency cesarean were old cesarean section (33.9%) and fetal distress (30.1%). Apgar scores at the 1st and 5th minutes were statistically significant in regional anesthesia group (p<0.05). Meconium aspiration was the most common complication in neonates (1.9%), and 34 (0.7%) infants died. Regional (76.8%) and general anesthesia (23.2%) were applied to respective number of migrant patients. Increase in regional anesthesia rates was observed was increased with rapid increase in the number of patients by the years.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Since easily applied regional anesthesia provides an effective anesthesia-analgesia, and superiority in Apgar scores we think that the number of patients undergoing emergency caesarean section who will undergo regional anesthesia will increase gradually.

11.
Attenuation of Hemodynamic Response to Tracheal Intubation with Pregabalin and Dexmedetomidine - A Prospective Randomized Double Blinded Study
Kamalakkannan Ganapathy Sambandam, Dhayanethi Chandrasekran, Ramkumar Dhanasekaran, Senthilkumar Sukumar, Ranjith Karthekeyan Baskar, Venkata Rajeshkumar Kodali
doi: 10.5222/jarss.2020.05706  Sayfalar 281 - 286 (23 kere görüntülendi)
INTRODUCTION: Airway manipulation during endotracheal intubation is a potential stimulus and it is associated with untoward hemodynamic changes. The aim of this study was to compare the efficacy of intravenous dexmedetomidine and oral pregabalin premedication for attenuation of hemodynamic pressor response to laryngoscopy and intubation.
METHODS: A total of 60 patients of age group of 18-60 years scheduled for elective surgeries under general anesthesia with ASA physical status I were randomized into two groups. Group D received intravenous dexmedetomidine at a dose of 1 μg kg-1 over 10 minutes before induction and group P received oral pregabalin 150 mg one hour prior to intubation. The primary outcomes, heart rate and mean arterial pressure noted at serial intervals during intubation were compared between the groups. Sedation score was assessed as secondary outcome using Richmond Agitation Sedation Scale Scores (RAAS).
RESULTS: Group D and P were comparable with distribution of age, sex and duration of laryngoscopy. The mean heart rates and mean arterial pressures assessed at serial measurements at 0, 1, 3, 5, 10 minutes post- intubation were statistically significant (p=0.005) in dexmedetomidine group when compared to pregabalin group. The RASS scores assessed at 15, 30 and 60 minutes post-extubation were statistically significant (p<0.05) in pregabalin group when compared to dexmedetomidine group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intravenous dexmedetomidine at a dose of 1 μg kg-1 is more effective than oral pregabalin 150 mg in attenuating hemodynamic response to laryngoscopy and orotracheal intubation. Post-procedural sedation was better achieved with oral pregabalin compared to intravenous dexmedetomidine.

12.
Preoperatif Uzun QT Saptanan Hastaların Demografik ve Klinik Özelliklerinin Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of Demographic and Clinical Features of Patients with Preoperative Long QT Syndrome
Cihan Ilyas Sevgican, Gokay Nar
doi: 10.5222/jarss.2020.04909  Sayfalar 287 - 292 (21 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Uzun QT sendromu (LQTS) elektrokardiyogramda (EKG) QT intervalinin uzaması ve T dalga anormallikleri ile prezente olup ventriküler aritmi ataklarına sebep olabilen, nadir görülen ancak mortal seyredebilen sendromdur. Bu hastaların anestezi indüksiyonunda ve idamesinde aritmik komplikasyonların önlenmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak rutin preoperatif değerlendirmede uzun QT sendromu olan hastaları sıklıkla gözden kaçabilmektedir. Bu çalışmamızda pre-operatif çekilen EKG’ lerde LQTS sıklığını, hastaların demografik özelliklerini ve kardiyoloji konsültasyonları istenme nedenlerini değerlendirdik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Mart 2019-1 Mart 2020 tarihleri arasında hastanemizde elektif operasyon planlanan hastaların pre-operatif EKG’leri retrospektif olarak analiz edildi. QTc süresi kadınlarda ≥480 ms erkeklerde ≥460 ms olan hastalar LQTS olarak tanımlandı. Bu hastaların protokol numaraları üzerinden pre-operatif poliklinik notları ve kardiyoloji konsültasyon notları değerlendirildi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri analiz edildi.
BULGULAR: Pre-operatif dönemde çekilen EKG’lerden toplamda 13 kadın 32 erkek olmak üzere 45 hastada LQTS saptandı. Çalışmaya alınan hastalardan sadece n=25 (%55.6) hastaya kardiyoloji konsültasyonu istendiği saptandı. Kardiyoloji konsültasyonu istenme sebepleri incelendiğinde konsültasyon istenme sebebinin en sık antiagregan tedavi düzenlenmesi ve ileri yaş nedeniyle edinsel kalp hastalıkları açısından tetkik edilmesi için (n=7, %28 ve n=6, %24) olduğu görüldü. Hiçbir hastaya LQTS nedeni ile kardiyoloji konsültasyonu istenmediği görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yapılan analizde LQTS saptanan hastalarda kardiyoloji konsültasyonu istenme oranının göreceli düşük olduğu, genelde kardiyoloji kliniği tarafından takipli, antiagregan-antikoagulan tedavi altında olan, ileri yaşta, efor kapasitesi düşük hastalardan konsültasyon istendiği saptandı. LQTS özellikle dikkat edilmediğinde gözden kaçabilecek bir durum olması nedeniyle bu konuda dikkatin artırılmasına ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Long QT syndrome (LQTS) is a rare syndrome that may present ventricular arrhythmia attacks and may be presented in the electrocardiogram (ECG) with prolonged QT interval and T wave abnormalities. Prevention of arrhythmic complications is of great importance in the anaesthesia induction and maintenance of these patients. However, in routine pre-operative evaluation, long QT patients can often be overlooked.In this study, we evaluated the frequency of LQTS, the demographic characteristics of patients, and the reasons for requesting cardiology consultations in pre-operative ECGs.
METHODS: The pre-operative ECGs of patients scheduled for elective operation in our hospital between March 1,2019 and March 1,2020 were analysed retrospectively. Patients whose QTc duration was ≥480 ms in women and ≥460 ms in men were defined as LQTS.Preoperative outpatient clinic data and cardiology consultation were evaluated using the protocol numbers of these patients. The demographic and clinical features of the patients were analysed.
RESULTS: Among the ECGs taken in the pre-operative period, LQTS was detected in 45 patients, 13 women and 32 men. It was found that only n=25(55.6%) patients were requested for cardiology consultation. When the reasons for the request for cardiology consultation were examined, it was observed that the reason for consultation was the most frequent reason for organizing antiaggregant treatment and for examination of acquired heart diseases due to advanced age (n=7,28% and n=6,24%,respectively).It was observed that no patient was requested for a cardiology consultation due to LQTS.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the analysis, it was found that the rate of be requested a cardiology consultation was relatively low in patients with LQTS, and consultation was requested from patients with elderly and low effort capacity, who were generally followed by the cardiology clinic, under antiplatelet-anticoagulant treatment.Since LQTS is a situation that can be overlooked especially when attention is not paid, there is a need for increased attention.

13.
Yoğun Bakımda Sedasyon Amaçlı Kullanılan İlaçların Biyokimyasal Markerlara Olan İnterferans Etkisinin Deneysel Araştırılması
Experimental Investigation of the Interference Effect of Drugs Used in Intensive Care for Sedation on Biochemical Markers
Evren Büyükfırat, Ataman Gonel, Mahmut Alp Karahan, Nuray Altay, Mehmet Kenan Erol, Başak Pehlivan, Ahmet Atlas
doi: 10.5222/jarss.2020.37232  Sayfalar 293 - 298 (29 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: İlaç interferansı nedeniyle laboratuvar testlerinde yanlış sonuçlar alınabilmektedir. Bu çalışmanın amacı yoğun bakımda sedasyon amacıyla kullanılan ketamin, tiyopental, propofol, midazolam ve deksmedetomidinin immünassay ve spektrofotometrik yöntemlerle ölçülen rutin biyokimyasal testler üzerindeki interferans etkilerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 180 μL kontrol solüsyonu üzerine 20 μL 5 farklı ilaç solüsyonundan eklenip 5 saniye vorteksle karıştırıldı. Karışımdan spektrofotometrik ve immünassay metotlarla biyokimyasal testler ölçüldü. Her ölçüm 5 farklı ilaç için ayrı ayrı yapıldı. Kontrol materyaline 20 μL distile su eklenerek 3 tekrarlı çalışma gerçekleştirildi. Ortalama değerleri alındı ve ortalama değer hedef değer olarak kabul edilerek % sapma ile sapma miktarları tespit edildi.
BULGULAR: Tüm ilaçların uygulanmasından sonra, kreatin kinaz MB (CK-MB) testinde %13.51 ile %30.81 arasında negatif interferans, troponin I testinde propofol, tiyopental ve deksmedetomidinde %11.67 ile %68.33 arasında pozitif interferans meydana gelmiştir. N-terminal pro Brain Natriuretic Peptid (NT-proBNP) testinde propofol, ketamin, midazolam ve deksmedetomidinde %16.42 ile %37.20 arasında pozitif interferans, tiyopental ile de %85.27 negatif interferans gelişmiştir. Serbest tiroiodotironin (FT3), serbest tiroksin (FT4), tiroid stimülan hormon (TSH) testlerinde en yüksek interferans tiyopentalde görülürken, en düşük interferans deksmedetomidinde saptandı. C reaktif protein (CRP) testinde en yüksek negatif interferans tiyopentalde (%96.43) en düşük negatif interferans (%10.71) deksmedetomidinde saptandı. Spektrofotometrik testlerde ise interferans daha az oranda görülürken en sık sodyum ve klor testlerinde saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sedasyon amacıyla kullanılan ilaçlar analitik fazda immünassay testlerde önemli oranda interferans oluşturmuştur. Spektrofotometrik yöntemin kullanıldığı biyokimyasal markerlarda daha az oranda sapma tespit edilmiştir. Test sonuçlarındaki değişim hastalıkların dışında ilaç kullanımına bağlı hatalı ölçümün neticesi olabilir. Klinisyenler şüpheli test sonuçlarında ilaç kit interaksiyonuna bağlı hatalı ölçüm ihtimalini değerlendirmelidir.
INTRODUCTION: Due to drug interference, incorrect results can be obtained in laboratory tests. The aim of this study is to investigate the interference effects of ketamine, thiopental sodium, propofol, midazolam and dexmedetomidine used in intensive care for sedation on routine biochemical tests measured by immunoassay and spectrophotometric methods.
METHODS: 20 μL from 5 different drug solutions was added to 180 μL control solution and mixed using vortex for 5 seconds. Biochemical tests were measured from the mixture using spectrophotometric and immunoassay methods. Each measurement was made separately for 5 different drugs and repeated for 3 times, and 20 μL of distilled water was used as the control material, and their average values were obtained. Average value was accepted as the target value, and deviation rates were determined with % bias.
RESULTS: After application of all drugs, negative interference occurred at a rate of 13.51% to 30.81% in creatine kinase MB (CK-MB) test; positive interference at a rate of 11.67% to 68.33% in troponin I test in propofol, thiopental and dexmedetomidine. In N-terminal pro Brain Natriuretic Peptide (NT-proBNP) test, positive interference developed between 16.42-37.20% in propofol, ketamine, midazolam and dexmedetomidine, and negative interference with thiopental at a rate of 85.27%. The highest interference was observed with thiopental in free thyroiodothyronine (FT3), free thyroxine (FT4), thyroid stimulating hormone (TSH) tests, while the lowest interference was found with dexmedetomidine. In C-reactive protein (CRP) test, the highest negative interference (96.43%) was detected in thiopental, while the lowest negative interference (10.71%) with dexmedetomine. Interference was less common in spectrophotometric tests, while it was most frequently detected in sodium and chlorine tests.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the analytical phase of the drugs used for sedation, a significant interference occurred in immunoassay tests. Less deviation was detected in spectrophotometric method performed with biochemical markers. Change in test results may be the result of erroneous measurement due to drug use other than diseases. Clinicians should evaluate the possibility of incorrect measurement due to drug-kit interaction in questionable test resuls.

14.
SARS-CoV-2 ile Enfekte Kritik Hastaların Metabolik Asit Baz Bozukluklarının Değerlendirmesinde Baz Fazlalığı Yaklaşımı ile Stewart'ın Fizikokimyasal Yönteminin Karşılaştırması
Comparison of Base Excess Approach Versus Stewart’s Physicochemical Method for the Evaluation of Metabolic Acid-Base Disturbances in Critically ill Patients Infected with SARS-CoV-2
Serkan Şenkal, Umut Kara, İlker Özdemirkan, Fatih Şimşek, Sami Eksert, Nesibe Daşdan, Serdar Yamanyar, Emel Uyar, Ümit Savasçı, Gürhan Taşkın, Deniz Doğan, Ahmet Coşar
doi: 10.5222/jarss.2020.30633  Sayfalar 299 - 306 (34 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: SARS-CoV-2 virüsü ile enfekte kritik hastalarda kompleks metabolik asit-baz bozuklukları görülebilir. Arteryel kan gazı (AKG) analizinde baz fazlalığı (BF) yaklaşımı ile, etiyolojik nedenler yeteri kadar ortaya konamayabilir. Stewart fizikokimyasal yaklaşımı ile AKG analizinde etiyolojik nedenler daha net ortaya konabilir. Bu çalışmanın amacı, SARS-CoV-2 ile enfekte kritik hastaların metabolik asit-baz bozukluklarının değerlendirmesinde BF yaklaşımı ile fizikokimyasal yaklaşımı karşılaştırmaktır
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2020-Mayıs 2020 tarihleri arasında SARS-CoV-2 ile enfekte olup erişkin yoğun bakım ünitelerinde yatan toplam 113 hastanın (71 erkek, 42 kadın) yoğun bakıma girişlerindeki AKG sonuçları retrospektif olarak incelendi. Hastalar BE yaklaşımına göre gruplara ayrıldı ve bu gruplar fizikokimyasal içeriklerine göre incelendi. AKG ve bazı elektrolit değerleri gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Stewart yöntemine göre en sık görülen asidotik komponentler, BF’ye göre metabolik asidozda olan hastalarda: hiperfosfatemi (%84.9) ve düşük güçlü iyon farkı (SID) asidozu (%62.2) idi. BE normal olan hastalarda: düşük SID asidoz (%50) ve hiperfosfatemi (%30.9); BF’ye göre metabolik alkalozu olan hastalarda hiperfosfatemi (%77.7) idi. BE değerine göre metabolik asidozda olan hastalarda, Stewart alkaloz komponentlerinden, %71.6’sında hipoalbuminemi, %24.5’de ise yüksek SID alkaloz olduğu görüldü. BE değerine göre metabolik alkalozda olan hastalarda, Stewart asidoz komponentlerinden: %11.1’inde güçlü iyon açığı (SIG) asidozu ve %11.1’inde düşük SID asidozu olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SARS-CoV-2 virüsü ile enfekte kritik hastaların metabolik asit baz bozukluklarının değerlendirmesinde fizikokimyasal yaklaşım, etiyolojik olarak daha ayrıntılı bilgi verebilir ve bu yaklaşım ile buzdağının görünmeyen kısmı görünür hale gelebilir.
INTRODUCTION: Complex metabolic acid-base disturbances can be seen in critically ill patients infected with the SARS-CoV-2 virus. For arterial blood gas (ABG) analysis, base excess (BE) approach enables limited evaluation of the etiological factors. The Stewart’s physicochemical approach, on the other hand, may not reveal etiological agents adequately. In this study, we aimed to compare BE approach versus physicochemical method for the evaluation of metabolic acid-base disturbances in critically ill patients infected with SARS-CoV-2.
METHODS: Between March 2020 and May 2020, ABG analysis results of a total of 113 patients (71 males, 42 females) infected with SARS-CoV-2 and hospitalized in the adult intensive care units were retrospectively analyzed. The patients were divided into groups according to the BE approach and evaluated for physicochemical components. The ABG and some electrolyte values were compared among groups..
RESULTS: The most common acidotic components according to the Stewart’s method were hyperphosphatemia (84.9%), but low strong ion difference (SID) acidosis (62.2%) in patients with metabolic acidosis according to the BE approach. Low SID acidosis (50%) and hyperphosphatemia (30.9%) in patients with normal BE and hyperphosphatemia (77.7%) in patients with metabolic alkalosis according to the BE approach were observed. In patients with metabolic acidosis according to BE approach, 71.6% of the patients had hypoalbuminemia and 24.5% of the cases had high SID alkalosis among the Stewart’s alkalosis components. Strong ion gap (SIG) acidosis was seen in 11.1% and low SID acidosis was seen in 11.1% in patients with metabolic acidosis according to the BE approach.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Physiochemical approach seems to provide additional information regarding the etiological factors and unravel the invisible part of the iceberg for the evaluation of metabolic acid-base disturbances in critically ill patients infected with the SARS-CoV-2 virus.

OLGU SUNUMU
15.
Aspirasyon Riskli Olguda Gastrik İçeriği Tahmin Etmede Ultrasonografinin Yeri
The Role of Ultrasonography to Estimate Gastric Content in a Case with Aspiration Risk
Muhammet Ahmet Karakaya, Emrah Alper, Seçil Çetin, Kamil Darçın, Özlem Özkalaycı, Yavuz Gürkan
doi: 10.5222/jarss.2020.51423  Sayfalar 307 - 309 (26 kere görüntülendi)
Bu olgu sunumunda perkütan endoskopik gastrostomi değişimi için başvuran mental motor retarde hastanın işlem öncesi mide doluluğunu saptamadaki ultrasonografi deneyimimizi sunmayı amaçladık. Ultrasonografi probu ile sagittal planda, subkostal bölgede midenin antrumu görüntülendi. Ön-arka ve sağ-sol yan çapı ölçüldü. Bu ölçümlerden önce antrum yüzey kesit alanı ve sonrasında mide hacmi hesaplanarak gastrik volüm ölçüldü. Aspirasyon riskli olgularda mide hacmini değerlendirmede ultrasonografi iyi bir alternatif yaklaşım olarak akılda tutulmalıdır.
In this case report we present our experience in measuring the gastric volume of a mentally-motor retarded patient for percutaneous endoscopic gastrostomy replacement. The antrum of the stomach was visualized in the subcostal region of the sagittal plane with an ultrasound probe. Anteroposterior, and right-left lateral diameters were measured. Using these measurements, the antrum cross-sectional area and then the gastric volume were calculated. Ultrasonography should be kept in mind as a good alternative approach to evaluate the gastric volume in cases with aspiration risk.

16.
Sugammadex Uygulaması Sonrası Anafilaktik Şok Olgusu
Anaphylactic Shock Case After Sugammadex Application
Ökkeş Hakan Miniksar, Ramazan Kırteke
doi: 10.5222/jarss.2020.02411  Sayfalar 310 - 313 (24 kere görüntülendi)
Sugammadeks, roküronyum gibi steroid yapılı nondepolarizan nöromüsküler ajanları (NMBAs) selektif olarak enkapsüle eden, sentetik gamma-siklodekstrin yapısında bir ajandır. Bu olgu sunumunun amacı, nöromüsküler blokajın geri döndürülmesi sırasında sugammadekse bağlı olduğu düşünülen, hayatı tehdit eden anaflaktik şok tablosunu sunmaktır. Hasta 10 yıl öncesine ait genel anestezi altında komplikasyonsuz inguinal herni onarımı öyküsü olan ve ek hastalığı olmayan 59 yaşında erkek idi. Girişimsel radyoloji kliniği tarafından genel anestezi altında serebral anevrizmanın endovasküler koil embolizasyonu planlandı. Operasyon esnasında cerrahi veya anesteziye bağlı herhangi bir komplikasyon gözlemlenmedi. Operasyon sonunda hastaya intravenöz (IV) 200 mg sugammadeks enjeksiyonuna uygulandı. Ekstübasyondan yaklaşık 2 dakika sonra hastada sugammadekse bağlı olduğu düşünülen anaflaktik reaksiyon gelişti. Efedrin, adrenalin ve metilprednizolon uygulanan hastanın semptomları geriledi. Sugammadeks uygulanmasından sonra hayatı tehdit eden anaflaktik reaksiyonların gelişebileceğinin farkında olmalıyız.
Sugammadex is a synthetic gamma-cyclodextrin-derived agent that selectively encapsules nondepolarizing neuromuscular blockers (NMBAs) such as rocuronium. This case report aims to present a life-threatening anaphylactic shock that is thought to be related to sugammadex application after reversal of the neuromuscular blockade. The patient was a 59-year-old male who had a history of uncomplicated inguinal hernia repair under general anesthesia 10 years ago and had no additional disease. Endovascular coil embolization of cerebral aneurysm was planned under general anesthesia by the interventional radiology clinic. No complications related to surgery or anesthesia were observed during the operation. At the end of the operation, intravenous (IV) 200 mg sugammadex was administered to the patient. Approximately 2 minutes after extubation, the patient developed an anaphylactic reaction, which was thought to be due to sugammadex injection. The symptoms of the patient regressed with the administration of ephedrine, adrenaline and methylprednisolone. We should be aware of the fact that life-threatening anaphylactic reactions may develop after administration of sugammadex.

17.
Yabani Meyve Yeme Sonrası Gelişen Antikolinerjik Toksik Sendrom
Anticholinergic Toxic Syndrome After Wild Fruit Eating
Sezen Kumaş Solak
doi: 10.5222/jarss.2020.99705  Sayfalar 314 - 317 (20 kere görüntülendi)
Atropa Belladonna, bitkisinin meyve ya da yapraklarının kontrolsüz alınmasıyla antikolinerjik
sendrom ortaya çıkabilir. Santral ve periferik sinir sistemindeki etkilerine bitkinin içerdiği alkaloidlerden
L-atropine, DL-hyoscyamine ve hyoscine neden olur. Santral sinir sistemine etkileri doz
bağımlıdır. Ajitasyon, ataksi, deliryum, görsel ve işitsel halüsinasyonlar, yakın bellek kaybı, solunum
yetmezliği ve kardiyovasküler sistemin depresyonu, konvülziyon, koma olarak gözlenirken,
periferik sinir sistemine etkileri ise; dilate pupil, akomodasyon felci, mukazalarda ve ciltte kuruluk,
ateş, taşikardi, ileus ve idrar retansiyonu şeklinde, nöromusküler aşırı hiperaktivite bulguları ise
hipertermi rabdomyoliz olarak karşımıza çıkar. Bu yazıda Ordu ili Çambaşı yaylasında yaban mersini
zannettikleri orman meyvesinden çok miktarda yedikleri ve yaklaşık 3-5 saat sonra bilinç
bulanıklığı, anlamsız sözlerle ölmüş yakınlarıyla konuşma, huzursuzluk, saldırganlık, yerinde duramama
halinin başladığı ve çarpıntı, baş ağrısı, yüzde kızarma, idrar yapamama şikayetleriyle acil
servise yakınları tarafından getirilen aynı aileden ikisi erkek,üçü kadın olmak üzere beş olguyu
literatür eşliğinde tartışmayı amaçladık.
Anticholinergic syndrome may occur with the uncontrolled intake of the fruits or leaves of the
Atropa Belladonna plant. Its effects on the central and peripheral nervous system are caused by
the alkaloids contained in the plant, L-atropine, DL-hyoscyamine and hyoscine. Effects on the
central nervous system; is dose dependent. While agitation, ataxia, delirium, visual and auditory
hallucinations, memory loss as well as respiratory failure, depression of the cardiovascular system,
convulsion and coma. Their effects on the peripheral nervous system are dilated pupils,
accommodation paralysis, dryness of mucous membranes and skin, fever, tachycardia, ileus and
urinary retention, and signs of neuromuscular hyperactivity are hyperthermia with rhabdomyolysis.
In this article, in the Çambaşı region of Ordu province, they ate a large amount of the forest
fruit they thought were blueberries, about 3-5 hours later symptoms like confusion, talking with
their dead relatives with meaningless words, restlessness, aggression, restlessness started with
the complaints of palpitations, headache, flushing and inability to urinate. We aimed to discuss
five cases from the same family; two males and three females were admitted to the emergency
service by their relatives and review the literature.

18.
Yazar İndeksi
Author Index

Sayfalar 5000 - E1 (35 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale