ISSN - 1300-0578 | e-ISSN - 2687-2242
JARSS - JARSS: 30 (4)
Cilt: 30  Sayı: 4 - 2022
1.
Kapak
Cover

Sayfa I (74 kere görüntülendi)

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - IV (126 kere görüntülendi)

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar V - VI (52 kere görüntülendi)

DERLEME
4.
Gebede Kritik Hastalık ve Yoğun Bakım
Critical Illness in Pregnancy and Intensive Care
Banu Kılıçaslan
doi: 10.54875/jarss.2022.48403  Sayfalar 213 - 224 (92 kere görüntülendi)
Gebelerin “obstetrik” veya “obstetrik olmayan” nedenlerle, gebeliğin herhangi bir aşamasında Yoğun Bakım Ünitesine (YBÜ) ihtiyacı olabilir. Gebelikte; hipertansif hastalıklar, kanama, venöz tromboembolizm, endokrin hastalıklar, astım, epilepsi, enfeksiyon ve sepsis gibi sık görülen ve özel tıbbi bakım gerektiren; aslında kritik hale gelmeyebilen pek çok klinik durum gelişebilir. Bu komplikasyonları olan gebelerin çoğu hem anne hem de bebek için, iyi sonuçlanabilen sorunsuz gebeliklere sahiptir. Kritik bir hastalığa sahip gebelerin %1-3’ü YBÜ tedavisine ihtiyaç duymaktadır. Obstetrik kanama ve hipertansif hastalıklar, YBÜ yatışlarının %55’inden sorumludur. Öte yandan büyüyen fetüs, oksijenasyon, beslenme ve atık ürünlerin atılması için anneye bağımlı olduğundan; anneye önemli talepler yükler. Bu “ikinci misafir” gebe hasta yönetiminde daima dikkate alınır. Annenin optimal yönetimi genellikle fetüs için en iyi tedaviyi oluşturur. Optimal hasta yönetimi; çoğunlukla kadın doğum uzmanları, çocuk doktorları ve anestezistler tarafından multidisipliner tedaviyi içerir. Gebenin takibi sırasında, fetüsün, maternal veya fetal endikasyonlar için doğumu gerekli olabilir ve planlanmalıdır. Bu yazıda; gebe hastanın YBÜ’deki fizyolojik hedeflerinin belirlenmesi, genel bakım prensipleri, tedavisinin izlemi ve tüm bu aşamalar sırasında fetüsün takibi tartışılacaktır.
Pregnant women may require Intensive Care Unit (ICU) at any stage of pregnancy for “obstetric” or “non-obstetric” causes. Many clinical situations can develop during pregnancy, such as hypertensive diseases, bleeding, venous thromboembolism, endocrine diseases, asthma, epilepsy, infection, and sepsis, which are common and require special management, however may not be critical. Most pregnancies with these complications have uneventful outcomes for both mother and fetus. Of 1-3% pregnancies with critical diseases require ICU care. Obstetric bleeding and hypertensive diseases are responsible for 55% of ICU admissions. However, the growing fetus is completely dependent on the mother for oxygenation, nutrition, and removal of other waste products. This “second guest” is always considered in the management of the pregnant patient. Optimal management of the mother often constitutes the best treatment for the fetus. It mostly involves multidisciplinary treatment by obstetricians, pediatricians, and anesthesiologists. During the pregnancy follow-up, delivery of the fetus may be necessary for maternal or fetal indications and should be planned. In this article, the determination of the physiological goals of the pregnant patient in the ICU, the general care principles, the follow-up of the treatment, and the follow-up of the fetus during all these stages will be discussed.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
5.
Supraspinatus Tendinopatisinde Supraskapular Radyofrekans ve Kombine Transkutanöz Radyofrekans Tekniklerinin Etkinliğinin Retrospektif Olarak Karşılaştırılması
Retrospective Comparison of the Efficacy of Pulsed Radiofrequency of the Suprascapular Nerve and Combined Transcutaneous Radiofrequency Techniques in Supraspinatus Tendinopathies
Çiğdem Yalçın, Güldane Karabakan
doi: 10.54875/jarss.2022.17362  Sayfalar 225 - 231 (60 kere görüntülendi)
Amaç: Supraspinatus tendinopatisinde ağrı çoğu zaman konservatif veya minimal invaziv tedavi seçenekleri ile azaltılabilir. Supraskapular sinire uygulanan radyofrekans ve transkutanöz radyofrekans bu yöntemlerdendir. Ancak bu iki yöntemin birlikte uygulandığı çalışma yoktur. Bu çalışmada SNRF’ye TPRF eklendiğinde analjezik etkide olabilecek değişikliğin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmaya 64 hasta dosyası dahil edildi. Bunların 36’sına sadece supraskapular sinire 4 dk pulse RF uygulandı, bu grup Grup S olarak adlandırıldı. Hastaların 28’ine supraskapular sinire 4 dk pulse RF+8 dk transkutanöz RF uygulandı, bu grup da Grup S+T olarak tanımlandı. Her iki grubun hem işlem öncesi hem işlem sonrası 3. ay ile 6. ay kontrollerindeki Numerik Ağrı Skalası (NRS) skorları karşılaştırıldı.
Bulgular: Gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arasında ortalama yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı, kombine tedavi uygulanan grup daha yaşlıydı (p=0,001). Her iki grupta da işlem öncesi ve sonrası NRS değerleri arasında anlamlı fark saptandı. Ancak işlem öncesi ve işlemden 3 ay sonraki kontrollerde gruplar arasında NRS açısından anlamlı fark saptanmazken, 6. ay kontrollerinde fark saptandı (p=0,01), Grup S’de ağrıda artma tespit edildi. Grup S’nin 3. ve 6. ay NRS değerleri arasında ise ağrıda artış olmasına rağmen istatistiksel olarak fark saptanmadı. Başlangıç NRS skorları 6. ay değerleri ile karşılaştırıldığında, ortalama NRS skoru Grup S’de 7,3’ten 3,6’ya ve Grup S+T’de 7,2’den 2,6’ya geriledi.
Sonuç: Kombine tedavi tek başına transkütanöz radyofrekans yönteminden daha etkili bulundu.
Objective: Pain in supraspinatus tendinopathy can often be reduced with conservative or minimally invasive treatment options, including pulsed radiofrequency of the suprascapular nerve (PRFSN) and transcutaneous pulsed radiofrequency (TPRF). However, there is no study in which these two methods are applied together. In the current study, the aim was to investigate possible changes in the analgesic effect when TPRF was added to PRFSN.
Methods: The study included 64 patients. In 36 of these patients, only 4 minutes of pulsed radiofrequency was applied to the suprascapular nerve, and this group was called Group S. In the remaining 28 patients, 4 minutes of pulsed radiofrequency plus 8 minutes of TPRF were applied to the suprascapular nerve, and this group was defined as Group S+T. The Numerical Rating Scale (NRS) scores of the two groups were compared before and after the procedure and at the 3rd and 6th month follow-up evaluations.
Results: There was no significant difference between the groups in terms of gender. However, a statistically significant difference was found in relation to the mean age, with the group receiving the combined treatment having a higher mean age (p=0.001). A significant difference was observed between the pre- and post-procedure NRS scores in both groups. However, while there was no significant difference between the two groups in terms of the initial and 3rd month NRS scores, a significant difference was detected at the 6th month follow-up (p=0.01), indicating an increase in pain in Group S. Although there was an increase in pain from the 3rd to 6th month NRS scores of Group S, this was not statistically significant. When the initial NRS scores were compared with the 6th month values, the mean NRS score decreased from 7.3 to 3.6 in Group S and from 7.2 to 2.6 in Group S+T.
Conclusion: The combined treatment was found to be more effective than PRFSN.

6.
Pediyatrik Hastalarda Güvenlik Önlemi Olarak Mekanik Güç Kullanılabilir mi?
Can Mechanical Power be Used as a Safety Precaution in Pediatric Patients?
Ahmet Yüksek, Ökkeş Hakan Miniksar, Cevdet Yardımcı, Ayşegül Parlak Çıkrıkçı
doi: 10.54875/jarss.2022.83713  Sayfalar 232 - 239 (68 kere görüntülendi)
Amaç: Mekanik güç (MP), her nefes döngüsünde hastaların solunum sistemine aktarılan enerji miktarıdır. Solunum için gerekli olan dirençler aşıldıktan sonra kalan enerji akciğer parankimine zarar vererek sonlanabilir. Pediatrik hastalarda aşılmaması gereken MP sınırı henüz netlik kazanmamıştır. Bu gözlemsel tanımlayıcı çalışmanın amacı, sağlıklı pediatrik olgularda perioperatif MP ölçümlerini literatürde verilen değerlerle karşılaştırmaktır.
Yöntem: Perioperatif MP, bilinen akciğer hastalığı olmayan pediatrik hastalarda basitleştirilmiş MP formülüne göre hesaplandı ve literatürle karşılaştırıldı.
Bulgular: 34 hastanın yaş ortalaması 68.88±31.4 ay ve ortalama ağırlık 21.82±7.5 kg idi. Ortalama MP 3,93±1,1 J dak⁻¹ ve indekslenmiş MP 0,19±0,08 J dak⁻¹ kg⁻¹ idi. Hem MP (p=0,008) hem de indekslenmiş MP (p<0,001) tidal hacmi yüksek olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. Ayrıca indekslenen MP ile ağırlık (r: -668 ve p<0.001) arasında negatif korelasyon bulduk. Hem MP hem de indekslenmiş MP, tidal hacmi >10 tahmin etmek için yeterli tahmin gücüne sahipti ve tahmin değeri anlamlıydı [Auc: 0.764, %95 CI: 0.55-0.97, p: 0.026]. MP>3.76 değeri, 87 duyarlılık ve 50 özgüllük ile >10 tidal hacim için bir göstergeydi. >10 mL kg⁻¹ tidal hacim için indekslenmiş MP’nin tahmin değeri 0.25 J kg⁻¹ [AUC 0.856, %95 CI: 0.70-1.0, p=0.003] idi ve indekslenmiş MP, MP’den daha güçlü bir gösterge idi.
Sonuç: Bu çalışma, yetişkinler veya ARDS akciğeri olan hastalar için hesaplanan MP eşik değerlerinin çocuk hastalar için hassas olmadığını ve bu hastalar için yeni bir eşik değerinin belirlenmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Objective: Mechanical power (MP) is the amount of energy transferred to the respiratory system of patients during each breath period. After overcoming the resistances required for respiration, the remaining energy may end up by damaging the lung parenchyma. The MP limit that should not be exceeded in pediatric patients is not yet clear. The aim of this observational descriptive study is to compare the perioperative MP measurements in healthy pediatric cases with the values given in the literature.
Methods: Perioperative MP was calculated according to the simplified MP formula in pediatric patients without known lung disease and compared with the literature.
Results: The mean age of 34 patients was 68.88±31.4 months and the mean weight was 21.82±7.5 kg. The mean MP was 3.93±1.1 J min⁻¹, and the indexed MP was 0.19±0.08 J min⁻¹ kg⁻¹. Both MP (p=0.008) and indexed MP (p<0.001) were significantly higher in patients with high tidal volume. In addition, we found a negative correlation between indexed MP and weight (r: -668 and p<0.001). Both MP and indexed MP had sufficient predictive power to predict tidal volume >10 and predictive value was significant [Auc: 0.764, 95%CI: 0.55-0.97, p: 0.026]. The value of MP>3.76 was an indicator for tidal volume >10 with 87 sensitivity and 50 specificity. Predictive value of indexed MP for tidal volume >10 mL kg⁻¹ was 0.25 J kg⁻¹ [AUC 0.856, 95%CI: 0.70-1.0, p=0.003], and indexed MP was a stronger indicator than MP.
Conclusion: This study revealed that MP threshold values calculated for adults or patients with ARDS lung are not sensitive for pediatric patients, and a new threshold value should be determined for these patients.

7.
Rinoplasti Ameliyatlarında Lokal Anestezik İnflitrasyonuna Bikarbonat Eklenmesinin Postoperatif Ağrı Düzeylerine Etkisi
Efficacy of Sodium Bicarbonate Addition into Local Anesthetic Infiltration for Postoperative Pain Levels After Rhinoplasty
Nuray Camgöz Eryılmaz, Avni Tolga Eryılmaz
doi: 10.54875/jarss.2022.12599  Sayfalar 240 - 244 (55 kere görüntülendi)
Amaç: Postoperatif ağrı, ameliyat sonrası hasta memnuniyetinde belirleyici faktörlerden biridir. Bu nedenle genel anestezi altında yapılan rinoplasti ameliyatlarında lokal anestezik infiltrasyonuna bikarbonat eklenmesinin postoperatif ağrı düzeyleri üzerindeki etkinliğini araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, rinoplasti ameliyatı geçiren hastaların tıbbi kayıtları postoperatif ağrı düzeylerini değerlendirmek için retrospektif olarak incelendi. Sodyum bikarbonatsız standart lokal anestezik infiltrasyonu uygulanan eş zamanlı 40 hasta kontrol grubu (Grup 1) olarak randomize edildi. Lokal anestezik solüsyona sodyum bikarbonat eklenen hastalar girişimsel grup olarak seçildi (40 hasta, Grup 2). Postoperatif ilk ağrı zamanı ve 1., 2. ve 6. saatlerdeki ağrı düzeyleri, anestezi, derlenme ünitesi ve servis takip formlarından elde edildi. Ağrı seviyeleri, 0’dan 10’a kadar Görsel Analog Skala (VAS) ile değerlendirildi.
Bulgular: Bu retrospektif çalışmaya 80 (64 kadın ve 16 erkek) endonazal rinoplasti hastası dahil edildi. Postoperatif ilk analjezik gereksinim zamanı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak Grup 2’de postoperatif 1., 2. ve 6. saatlerde VAS, Grup 1’e göre anlamlı derecede düşüktü (p<0.05).
Sonuç: Postoperatif ağrının başlamasını geciktirmese de lokal anestezik infiltrasyonunun sodyum bikarbonat ilavesi ile tamponlanması postoperatif dönemde ağrı düzeylerini önemli ölçüde azaltır. Hasta memnuniyetini etkin bir şekilde artırabilen güvenli ve ucuz bir yöntemdir. Bu nedenle daha yaygın kullanılmasını öneriyoruz.
Objective: Postoperative pain intensity is one of the decisive factors in patient satisfaction following surgery. Therefore, we aimed to investigate the efficacy of sodium bicarbonate addition to local anesthetic infiltration over pain levels after rhinoplasty operations which were performed under general anesthesia.
Methods: Following ethics committee approval, medical records of patients who underwent rhinoplasty surgery were retrospectively reviewed to evaluate postoperative pain levels. Forty concomitant patients who received standard local anesthetic infiltration without bicarbonate were randomised as Control group (Group 1). The patients in whom bicarbonate was added to local anesthetic solution were selected as interventional group (Group 2). Initial pain time and pain levels at the 1st, 2nd and 6th hours were obtained from anesthesia, recovery unit and ward follow-up forms. Pain levels were evaluated with Visual Analog Scale (VAS) of 0 to 10.
Results: This retrospective study included 80 (64 female and 16 male) endonasal rhinoplasty patients. There was no statistically significant difference found in the postoperative first analgesic requirement time. However, VAS at the postoperative 1st, 2nd and 6th hours of Group 2 were significantly lower than Group 1 (p<0.05).
Conclusion: Although it does not delay the beginning of postoperative pain, buffering the local anesthetic infiltration with addition of sodium bicarbonate significantly decreases pain levels at the postoperative period. It is a safe and an inexpensive method, which can efficiently increase patient satisfaction. Thus we recommend more widespread use.

8.
Yoğun Bakım Ünitesinde Bronkoskopi Kılavuzlu Perkütan Dilatasyonel Trakeostomi
Percutaneous Dilatational Tracheostomy with Bronchoscopic Guidance in Intensive Care Unit
Alparslan Koç
doi: 10.54875/jarss.2022.49344  Sayfalar 245 - 249 (65 kere görüntülendi)
Amaç: Trakeostomi acil servislerde ve yoğun bakım ünitelerinde yatak başında en sık yapılan invaziv işlemlerden biridir. Yoğun bakım ünitesinde, trakeostomi çoğunlukla uzun süreli mekanik ventilasyonda, hava yolunu korumak ve pulmoner drenaja izin vermek için kullanılır. Perkütan dilatasyonel trakeostomide (PDT), Seldinger yöntemi ile yapılır. Trakea arka duvar hasarını en aza indirmek, ponksiyon için uygun noktayı belirlemek, trakeaya gerçek zamanlı iğne girişini yönlendirmek ve kanül pozisyonunu doğrulamak için bronkoskopi kullanılır. Bu çalışma, bronkoskopi eşliğinde modifiye mini cerrahi PDT’yi tanıtmakta ve 388 vaka analizi ile erken komplikasyonları değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Yöntem: Hasta dosyaları incelenerek hastaların demografik verileri, yoğun bakım endikasyonları, APACHE-2 skorları, trakeostomi öncesi kalış süreleri, toplam kalış süreleri ve trakeostomi sırasındaki erken komplikasyonları kaydedildi. 2018 ve 2022 arasındaki PDT hastalarından alınan tüm veriler geriye dönük olarak incelendi.
Bulgular: Dört yüz doksan iki trakeostomiden 388’i (%78,8) perkütan açıldı. Trakeostomi öncesi ventilatörde ortalama ve medyan kalış süreleri sırasıyla 12,95 ve 12 gündü. Ortalama ve medyan hastanede kalış süreleri sırasıyla 29,43 ve 14,355 gündü. En sık trakeostomi endikasyonu 70 (%18) hastada kronik obstrüktif akciğer hastalığı idi. 19 hastada trakeostomiye bağlı komplikasyonlar gözlendi ve komplikasyon oranı %4,9’du. Bunlardan 2’si (%0,5) minimal kanama idi ve koter ile durduruldu. İşlem sırasında 2 hastada (%0,5) bronkospazm gelişti.
Sonuç: Perkütan dilatasyonel trakeostomi basit ve güvenli bir trakeostomi yöntemidir. Bronkoskopi ile birlikte kullanılması işlemi kolaylaştırabilir ve oluşabilecek komplikasyonları en aza indirebilir.
Objective: Tracheostomy is one of the most common invasive procedures in emergency rooms, intensive care units, and the bedside. In the intensive care unit, tracheostomies are most often used for prolonged mechanical ventilation, to preserve the airway and to permit pulmonary drainage. Percutaneous dilatational tracheostomy (PDT) was performed using the Seldinger method. To minimize tracheal posterior wall damage, bronchoscopy guidance was used to determine the proper spot for tracheal puncture, guide real-time needle entry into the trachea, and confirm cannula position. This study introduces bronchoscopy-guided modified mini-surgical PDT and aims to evaluate early complications with 388 case analyses.
Methods: Demographic data from patients, intensive care indications, APACHE-2 scores, duration of stay on the ventilator before tracheostomy, total duration of stay, and early complications during tracheostomy were recorded by analyzing patient files. All data from PDT patients between 2018 and 2022 were retrospectively reviewed.
Results: Of 492 tracheostomies, 388 (78.8%) were opened percutaneously. The mean and median duration of stay on the ventilator before tracheostomy were 12.95 and 12 days, respectively. The mean and median duration lengths of stay were 29.43 and 14.355 days, respectively. The most common indication for tracheostomy was chronic obstructive pulmonary disease in 70 (18%), patients. Complications related to tracheostomy were observed in 19 patients, representing a complication rate of 4.9%. Of these, 2 (0.5%) bleeds stopped with cautery, and 2 (0.5%) bronchospasms occurred during the procedure.
Conclusion: Percutaneous dilatational tracheostomy is a simple and safe tracheostomy method. Its use with bronchoscopy can facilitate the procedure and minimize the complications that may occur.

9.
Kronik Ağrıda Nöromodülasyon Tedavileri ve Klinik Sonuçlar: Tek Merkez Deneyimi
Neuromodulation Therapy in Chronic Pain and Clinical Outcomes: A Single-Center Experience
Derya Güner, Burcu Özalp Horsanalı, Oğuzhan Yeniay, Can Eyigör
doi: 10.54875/jarss.2022.45762  Sayfalar 250 - 257 (64 kere görüntülendi)
Amaç: Nöromodülasyon terapileri, çeşitli etiyolojilerden kaynaklanan ağrılar için etkili tedavi seçenekleridir. Titiz bir deneme süresi ve multidisipliner değerlendirmeyi içeren dikkatli hasta seçimi esastır. Bu makale, nöromodülasyon terapilerinin ortak endikasyonlarını, etkinliğini ve 3 ile 6 aya kadar olan hasta takiplerinin klinik sonuçlarını tartışmaktadır.
Yöntem: Dört servikal omurilik stimülasyonu (SCS), onaltı torasik SCS ve üç sakral nöromodülasyon (SNS) olmak üzere toplam 23 hastanın 6 aylık klinik takipleri yapıldı. Sonuç ölçütleri ağrı (görsel analog skala [VAS]), yaşam kalitesi (36 Maddelik Kısa Form Anketi [SF-36]), Oswestry Engellilik İndeksi (ODI) ve Leeds Nöropatik Semptomlar ve Belirtiler Değerlendirmesi (LANSS) Nöropatik Ağrı Ölçeği Anketi idi. Aşırı aktif mesane değerlendirme formu ve pelvik ağrı etkisi anketi SNS uygulanacak hastalarda ayrıca değerlendirildi.
Bulgular: Başvuru ile üçüncü ve altıncı ay takipleri arasında SF-36 parametreleri, VAS, ODI ve LANSS puanları açısından anlamlı fark vardı (p<0,001). Visual Analog Scale, ODI ve LANSS altıncı ay puanları da üçüncü ay puanlarından daha düşüktü (p=0,001). Cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı.
Sonuç: Nöromodülasyon tedavileri, dirençli kronik ağrı sendromlu hastalarda kısa ve uzun süreli ağrı kesici etkilidir ve yaşam kalitesinde iyileşme sağlar.
Objective: Neuromodulation therapies are successful treatment options for pain raised from a variety of etiologies. Careful patient selection and multidisciplinary evaluation are essential to achieve the best outcome. We aimed to discuss the common indications of neuromodulation therapies, efficacy, and clinical outcomes of patient follow-up to 3 and 6 months.
Methods: Twentytree patients completed the 6-month follow-up: four underwent cervical spinal cord stimulation (SCS), sixteen had thoracic SCS, and three had sacral neuromodulation (SNS). Outcome measures were pain (visual analog scale[VAS]), quality of life (36-Item Short Form Survey [SF-36]), Oswestry Disability Index [ODI]), and the Leeds Assessment of Neuropathic Symptoms and Signs (LANSS) neuropathic pain scale questionnaire. The overactive bladder assessment form and the pelvic pain impact questionnaire were performed on patients who would undergo SNS.
Results: A significant difference was shown in regards to the scores of the VAS, SF-36 parameters, ODI, and LANSS between admission and the third and sixth-month follow-ups (p<0.001). Visual Analog Scale, ODI, and LANSS sixth-month scores were also lower than the third-month scores (p=0.001). There were no significant differences between the groups in terms of sex.
Conclusion: Neuromodulation therapies provide short and long-term pain relief and quality-of-life improvements in patients with refractory chronic pain syndromes.

10.
COVID-19 Yoğun Bakım Hastalarında Sigara Alışkanlığının Morbidite ve Mortaliteye Etkisi
The Effect of Smoking Habit on Morbidity and Mortality in COVID-19 Intensive Care Patients
Funda Atar, Savaş Altınsoy, Eda Macit Aydın, Hakan Dayanır, Murat Mehmet Sayın, Jülide Ergil
doi: 10.54875/jarss.2022.67984  Sayfalar 258 - 263 (68 kere görüntülendi)
Amaç: Sigara içenlerde, bozulmuş mukosiliyer aktivite, hava yolları epitelinde artmış geçirgenlik ve inflamasyon nedeniyle COVID-19 daha ağır seyredebilir. Ancak, COVID-19 pnömonisi olan hastalarda sigara kullanımının etkisine ilişkin veriler çelişkilidir. Çalışmanın amacı yoğun bakım ünitesine (YBÜ) yatan COVID-19 hastalarında sigara içiciliğinin laboratuvar parametreleri, yoğun bakım yatış süresi, hastane yatış süresi ve mortalite üzerine etkilerini değerlendirmektir.
Yöntem: Ocak -Eylül 2021 tarihleri arasında YBÜ’de COVID-19 nedeni ile takip edilen 576 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak analiz edildi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, laboratuvar parametreleri (hemoglobin, beyaz küre (WBC), lenfosit, nötrofil, trombosit, AST, ALT, CRP, D-dimer, ferritin, BNP, albümin), YBÜ ve hastane yatış süreleri kaydedildi. Hastalar sigara içip içmemelerine göre 2 gruba ayrıldı.
Bulgular: Çalışmada 576 hastanın verileri değerlendirildi. Hastaların %53,8’i erkek olup yaş ortalaması 69±14,8 yıldı. Sigara içme oranı %30 olup, erkeklerde %76,9 oranındaydı. Sigara içiciliği olan hastaların yoğun bakım yatış yaşı, içmeyenlere göre daha düşüktü (p=0,01). Sigara içenlerde koroner arter hastalığı, kronik obstruktif akciğer hastalığı ve malignite varlığı anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Laboratuvar parametrelerinden beyaz kan hücre sayımı ve nötrofil sigara içenlerde daha yüksek bulundu (p=0,01). Sigara içenlerde yoğun bakım ile hastane yatış süreleri ve mortalite arasında bir ilişki yoktu (p= 0,769, p=0,699, p=0,852; sırasıyla).
Sonuç: Sigara içiciliği ile COVID-19 mortalitesi arasında belirgin bir ilişkili göremedik. Sigara içiciliği olan COVID-19 nedeniyle YBÜ’de yatan hastalarda, klinisyenlerin kritik hastalığa olası ilerleme belirteçleri olarak WBC sayısını, nötrofil sayısını yakından izlemelerini öneririz.
Objective: In smokers, COVID-19 may have a more severe course due to impaired mucociliary activity, increased permeability, and inflammation of the airway epithelium. However, data on the impact of smoking in patients with COVID-19 pneumonia are conflicting. The study aimed to evaluate the effects of smoking on laboratory parameters, intensive care unit (ICU) length of stay, length of hospital stay, and mortality in COVID-19 patients hospitalized in the intensive careunit.
Methods: Medical records of 576 patients who were followed up in the ICU for COVID-19 between January and September 2021 were analyzed retrospectively. Demographic data, comorbidities, laboratory parameters (hemoglobin, white blood cell (WBC), lymphocyte, neutrophil, thrombocyte, AST, ALT, CRP, D-dimer, ferritin, BNP, albumin), ICU and hospital stay of the patients were recorded. The patients were divided into 2 groups according to whether they smoked or not.
Results: The data of 576 patients were evaluated in the study. The mean age of the patients was 69±14.8 years, and 53.8% were male. The smoking rate was 30%, and the smoking rate in men was 76.9%. The intensive care unit admission age of smokers was lower than non-smokers (p=0.01). The presence of coronary artery disease (CAD), chronic obstructive pulmonary disease (COPD), and malignancy was significantly higher in smokers. Among the laboratory parameters, white blood cell count (WBC) and neutrophil were higher in smokers (p=0.01). There was no relationship between ICU length of stay, length of hospital stay, and mortality in smokers (p=0.769, p=0.699, p=0.852, respectively).
Conclusion: We did not find any significant association between smoking and COVID-19 mortality. We recommend clinicians to monitor WBC and neutrophil count closely as markers of possible progression to critical illness in patients hospitalized in the ICU due to smoking COVID-19.

11.
Modifiye Radikal Mastektomi Hastalarında Erektör Spina Plan Bloğu ve Serratus Anterior Plan Bloğunun Karşılaştırılması: Prospektif Randomize Çalışma
Comparison of Erector Spinae Plane Block and Serratus Anterior Plane Block for Modified Radical Mastectomy: A Prospective Randomised Study
Saurabh Sagar, Sandeep Loha, Anil Paswan, Arvind Pratap, Shashi Prakash, Amrita Rath
doi: 10.54875/jarss.2022.59320  Sayfalar 264 - 271 (61 kere görüntülendi)
Amaç: Meme kanseri, kadınlar arasında en sık teşhis edilen malignitelerden biridir. Bu çalışmada, tek taraflı meme kanseri için modifiye radikal mastektomi (MRM) sonrası ultrason eşliğinde (USG) erektör spina plan bloğu (ESPB) ile serratus anterior plan bloğunun (SAPB) analjezik etkinliğini karşılaştırdık.
Yöntem: Enstitünün etik kurulundan izin alındıktan sonra, bu prospektif, çift kör klinik çalışma, Ağustos 2021’den Nisan 2022’ye kadar yürütülmüştür. Meme kanseri nedeniyle MRM planlanan 18-65 yaş arasında, vücut kitle indeksi ≤30 kg m⁻² ASA I-II kadınlar çalışmaya dahil edildi. Kırk hasta rastgele iki gruba ayrıldı: Grup E (USG-ESPB uygulandı) ve Grup S (USG-SAPB uygulandı). Her iki gruba da 0,4 mL kg⁻¹ %0,25 bupivakain verildi. Hastaların analjezi süresi, intraoperatif ve postoperatif hemodinamik değişiklikler, intraoperatif opioid ve postoperatif analjezik tüketimi, Sayısal Derecelendirme Ölçeği (NRS) ağrı skorları ve vasküler ponksiyon, hipotansiyon, plevral ponksiyon veya pnömotoraks gibi yan etkiler veya lokal anestezik toksisitesi kaydedildi.
Bulgular: Ortalama analjezi süresi Grup E’de Grup S’ye göre daha uzun ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Ortalama NRS skoru Grup E’de grup S’ye göre 2,4,8 ve 12. saatlerde istatistiksel olarak anlamlı (p<0,005) şekilde daha düşük bulundu. Her iki grup arasında intraoperatif opioid gereksinimi benzer olmasına rağmen, postoperatif analjezik tüketimi Grup E’de Grup S’ye kıyasla anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05).
Sonuç: Çalışmamızda tek taraflı MRM uygulanan hastalarda postoperatif dönemde USG-ESPB’nin USG-SAPB’den üstün olduğu sonucuna vardık.
Objective: Breast cancer is one of the most commonly diagnosed malignancies among females. In this study, we compared the analgesic efficacy of ultrasound-guided (USG) erector spinae plane block (ESPB) with serratus anterior plane block (SAPB) after modified radical mastectomy (MRM) for unilateral breast cancer.
Methods: After obtaining clearance from the institute’s ethical committee, this prospective double-blinded clinical study was conducted from August 2021 to April 2022. Females aged between 18 and 65 years with body mass index ≤30 kg m⁻² and ASA I and II who were scheduled for MRM for breast cancer were included in this study. Forty patients were randomly divided into two groups: Group E (USG-ESPB was administered) and Group S (USG-SAPB was administered). Both the groups received 0.4 mL kg⁻¹ of 0.25% bupivacaine. Duration of analgesia of the patients, intra-operative and post-operative hemodynamic changes, intra-operative opioid & post-operative analgesic consumption, Numerical Rating Scale (NRS) pain scores and adverse effects like vascular puncture, hypotension, pleural puncture or pneumothorax or local anaesthetic toxicity were recorded.
Results: The mean duration of analgesia was significantly prolonged in Group E as compared to Group S and was statistically significant (p<0.001). The mean NRS score was found to be significantly lower in Group E as compared to Group S at 2,4,8 and 12 hours which was statistically significant (p<0.005). Though the intraoperative opioid requirement was comparable among both groups, the postoperative analgesic consumption was significantly lower in the Group E compared to the Group S (p<0.05).
Conclusion: In our study, we concluded that USG-ESPB is superior to USG-SAPB in the post-operative period in patients undergoing unilateral MRM.

12.
Torakoskopik Cerrahilerde Rejyonal Anestezi Tekniklerinin Etkinliği: Retrospektif Tek Merkez Çalışması
The Effectiveness of Regional Analgesia Techniques in Thoracoscopic Surgeries: A Retrospective Single-Center Study
Sami Kaan Coşarcan, Ömür Erçelen
doi: 10.54875/jarss.2022.49469  Sayfalar 272 - 277 (71 kere görüntülendi)
Amaç: Ameliyat öncesi, sırası ve sonrasında uygun ağrı tedavisi, bağışıklık sistemini olumlu yönde etkiler ve kronik ağrıları önler. Postoperatif torakotomi ağrısı hem şiddetlidir hem de tedavisi zordur. Sistemik opioid ve opioid olmayan analjeziklere ek olarak, torasik epidural analjezi veya torasik paravertebral blok gibi nöroaksiyel analjezik teknikler ağrı kontrolü için yaygın kullanılan yöntemlerdir. Göğüs cerrahisinde de çeşitli fasyal plan blokları kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı kliniğimizde göğüs cerrahisi operasyonlarında kullanılan bölgesel analjezi tekniklerinin analjezik etkinliğini araştırmaktır.
Yöntem: Koç Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’ndan onay alındıktan sonra Ocak 2019-Aralık 2021 tarihleri arasında Türkiye’de VKV Amerikan Hastanesi’nde video yardımlı torakoskopik cerrahi uygulanan 372 hastanın kayıtları geriye dönük olarak incelendi.
Bulgular: Epidural analjezi alan hastalar istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük ağrı skorları ve daha az postoperatif ek analjezik ihtiyaçları gösterdi (p<0,001). Rhomboid interkostal subserratus blok, postoperatif ağrı skorları ve postoperatif opioid tüketimine göre alternatif bölgesel analjezi yöntemleri arasında en efektif postoperatif analjezi sunan seçenek olarak bulundu.
Sonuç: Özellikle torasik anestezi deneyiminin yüksek olduğu kliniklerde hasta konforu açısından halen ilk tercih olarak torasik epidural önermekteyiz. Ayrıca fasyal plan bloklarının artan prevalansı ile birlikte özellikle rhomboid interkostal bloğun göğüs cerrahisinde önemli bir alternatif olabileceğini düşünmekteyiz.
Objective: Appropriate pain treatment before, during, and after surgery positively affects the immune system and prevents chronic pain. Postoperative thoracotomy pain is both severe and difficult to manage. In addition to systemic opioid and non-opioid analgesics, neuraxial analgesic techniques such as thoracic epidural analgesia or thoracic paravertebral block are widely applied for pain control. Various fascial plane blocks are also used in thoracic surgery. The purpose of this study was to investigate the analgesic effectiveness of regional analgesia techniques used in thoracic surgeries in our clinic.
Methods: Following receipt of approval from the Koç University Clinical Research Ethics Committee, the records of 372 patients who underwent video-assisted thoracoscopic surgeries at the VKV American Hospital, Turkey, between January 2019 and December 2021 were reviewed retrospectively.
Results: Patients who received epidural analgesia exhibited statistically significantly lower pain scores and postoperative additional analgesic needs (p<0.001). Rhomboid intercostal subserratus block as the most effective option for postoperative analgesia among alternative regional analgesia methods according to postoperative pain scores and postoperative opioid consumption.
Conclusion: We still recommend thoracic epidural as the first choice for patient comfort, especially in clinics where thoracic anesthesia experience is high. Moreover, with the increasing prevalence of fascial plane blocks, we think that rhomboid intercostal blocks may be an important alternative in thoracic surgery.

OLGU SUNUMU
13.
Trakeo-Özofageal Fistüllü Bir Laringeal Web: İnce Bir Buz Üzerinde Paten Yapan Anestezist
A Laryngeal Web with Tracheo-Esophageal Fistula: Anaesthesiologist Skating on a Thin Ice
Amrita Rath, Abha Singh, Dr Reena, Pragya Shukla, Sarita Choudhary, Shiv Prasad Sharma, Kairi Dibo
doi: 10.54875/jarss.2022.66934  Sayfalar 278 - 280 (56 kere görüntülendi)
Subglottik laringeal web ile birlikte trakeoözofageal fistül (TÖF) nadir görülen bir durumdur. Çoğu zaman TÖF varlığında laringeal web tanısı atlanır ve entübasyon girişimleri sırasında saptanır. Yenidoğan yaşı, TÖF ve laringeal web üçlüsü, en deneyimli anestezistlerde bile hava yolunun güvenliğinin sağlanamamasına bağlı olarak gelişebilecek mortalite ve morbidite nedeniyle endişe yaratabilir. Bu olgu sunumunda, laringeal webi olan bir yenidoğanda hava yolu yönetimi deneyimimizi paylaştık.
Tracheo-esophageal fistula (TEF) in association with subglottic laryngeal web is a rare entity. Often the diagnosis of laryngeal web in the presence of TEF is missed and it is identified during intubation attempts. The triad of neonatal age, TEF and laryngeal web can even cause the most experienced anaesthetists concern about the mortality and morbidity that may develop due to the inability to secure the airway. In this case report, we aimed to share our experience on the airway management of a newborn with laryngeal web.

14.
Dizin
Index

Sayfalar 281 - 286 (42 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale