ISSN - 1300-0578 | e-ISSN - 2687-2242
JARSS - JARSS: 31 (3)
Cilt: 31  Sayı: 3 - 2023
1.
Kapak
Cover

Sayfalar I - 0 (272 kere görüntülendi)

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - IV (232 kere görüntülendi)

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar V - VI (247 kere görüntülendi)

DERLEME
4.
Laparoskopik Cerrahi ve Anestezi
Laparoscopic Surgery and Anesthesia
Begum Nemika Gokdemir, Nedim Cekmen
doi: 10.54875/jarss.2023.63496  Sayfalar 173 - 187 (1093 kere görüntülendi)
Laparoskopik cerrahiler (LC), daha az travma, erken mobilizasyon, minimum kan kaybı, daha az yara skarı ve ağrı, daha kısa postoperatif iyileşme ve hastanede kalış süreleri ve daha düşük mortalite ve morbidite gibi avantajları nedeniyle konvansiyonel laparotomiden üstündür. Laparoskopik cerrahiler sırasında, uygulanan karbondioksit insuflasyonuna bağlı olarak intraabdominal basınç artışı ve oluşan hiperkarbi sonucunda sistemler üzerinde önemli hemodinamik, kardiyopulmoner ve fizyolojik değişiklikler meydana gelir. Anestezi yönetiminde ana hedefler, temel patofizyolojiyi anlamak, fonksiyonel durumu ve hemodinamiyi optimize etmek ve komorbiditeleri yönetmek olmalıdır. Laparoskopik cerrahiler geçirecek hastalarda pnömoperitonyumun (PP) etkilerini ve sonuçlarını minimalize etmek için her hastada olduğu gibi ayrıntılı preoperatif değerlendirme, anesteziyolog ve cerrahı içeren multidisipliner bir yaklaşımla yapılmalıdır. Derlememiz, PP uygulanarak gerçekleştirilen LC sırasındaki patofizyolojik ve sistemik değişikliklerin önemini vurgulamakta, klinik pratikte uygulanan anestezi yöntemlerinin LC sonrası derlenme ve postoperatif komplikasyonlarını özetlemektedir.
Laparoscopic surgery (LS) is superior to conventional laparotomy due to its advantages, such as less trauma, early mobilization, minimal blood loss, less scarring, reduced postoperative pain, shorter postoperative recovery time and hospital stay, and lower mortality and morbidity. Significant hemodynamic, cardiopulmonary, and physiological changes occur in the systems due to increased intra-abdominal pressure and hypercarbia after carbon dioxide insufflation is applied for pneumoperitoneum (PP) during LS. The main goals in anesthesia management are understanding the primary pathophysiology, optimizing functional status and hemodynamics, and managing comorbidities. To minimize the effects and impacts of PP in patients who will undergo LS, as in every patient, comprehensive preoperative evaluation should be carried out by multidisciplinary approach that includes an anesthesiologist and surgeon. Our review emphasizes the importance of pathophysiological and systemic changes during LS performed by applying PP and summarizes the recovery and postoperative complications of anesthesia methods applied in clinical practice.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
5.
Septorinoplasti Olgularında Sevofluran İnhalasyon Anestezisi ve Propofol İle Uygulanan Total İntravenöz Anestezinin Postoperatif Boğaz Ağrısı ve Bulantı-Kusma Açısından Karşılaştırılması
Comparison of Sevoflurane Inhalation Anesthesia and Total Intravenous Anesthesia with Propofol in Terms of Postoperative Sore Throat and Nausea/Vomiting in Septorhinoplasty Cases
Meral Erdal Erbatur, Andac Dedeoglu, Okan Andic, Resit Saruhan, Recep Gokce, Osman Uzundere, Erhan Gokcek, Cem Kivilcim Kacar
doi: 10.54875/jarss.2023.26879  Sayfalar 188 - 196 (596 kere görüntülendi)
Amaç: Bu araştırmanın amacı, genel anestezi uygulanan elektif septorinoplasti vakalarında intraoperatif sevofluran kullanılarak yapılan inhalasyon anestezisi ve propofol ile yapılan total intravenöz anestezinin boğaz ağrısı ve postoperatif bulantı-kusma açısından karşılaştırılmasıdır.
Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalışmaya toplam 52 hasta dahil edildi. Anestezi indüksiyonunu takiben Grup 1’e (n=26) sevofluran inhalasyonu ve remifentanil infüzyonu; Grup 2’ye (n=26) ise intravenöz propofol ve remifentanil infüzyonu başlandı. Ameliyat sonunda bulantı-kusma varlığı, boğaz ağrısı varlığı ve şiddeti, ekstubasyon süreleri, ek analjezik ve antiemetik verilen hasta sayısı kaydedildi.
Bulgular: Anestezi sonrası bakım ünitesinde, postoperatif 2., 6. ve 12. saatlerde Grup 2’de daha az boğaz ağrısı mevcuttu (p değerleri sırasıyla: 0,014; 0,004; 0,015; 0,044). Postoperatif ek analjezik uygulanan hasta sayısı Grup 1’de 19 iken Grup 2’de 9 olarak tespit edildi (p=0.005). Postoperatif bulantı-kusma açısından gruplar arasında herhangi bir fark olmadığı saptandı.
Sonuç: Septorinoplasti operasyonlarında propofol ile yapılan total intravenöz anestezinin sevofluran kullanılarak yapılan inhalasyon anestezisine kıyasla daha az boğaz ağrısı ve postoperatif analjezik kullanımına neden olduğu saptanmıştır.
Objective: The objective of this prospective observational study was to compare the use of inhalation anesthesia with sevoflurane and total intravenous anesthesia with propofol in terms of sore throat and postoperative nausea/vomiting in elective septorhinoplasty cases under general anesthesia.
Methods: This study was conducted using the data of 52 participating patients. Following induction of anesthesia, Group 1 (n=26) received sevoflurane inhalation and remifentanil infusion, while Group 2 (n=26) received intravenous propofol and remifentanil infusion. The presence of nausea/vomiting, the presence and severity of sore throat, extubation times, and the number of patients who were given additional analgesics and antiemetics were recorded at the end of operation.
Results: Within post-anesthesia care unit, Group 2 had less sore throat at the postoperative 2nd, 6th, and 12th h (p values, respectively: 0,014; 0,004; 0,015; 0,044. The number of patients receiving additional analgesics in the postoperative period was 19 in Group 1 and 9 in Group 2 (p=0.005). The results of the groups in terms of postoperative nausea/vomiting were similar.
Conclusion: In septorhinoplasty operations, total intravenous anesthesia with propofol resulted in less sore throat and reduced postoperative analgesic use compared to inhalation anesthesia with sevoflurane.

6.
Hematolojik Parametrelerin Transforaminal Epidural Steroid Enjeksiyonu Sonrası Ağrı Azalması Üzerine Etkisi
The Impact of Hematological Parameters on Pain Relief After Transforaminal Epidural Steroid Injection
Samet Sancar Kaya
doi: 10.54875/jarss.2023.57614  Sayfalar 197 - 202 (251 kere görüntülendi)
Amaç: Radikülopatilerde inflamasyon önemli rol oynadığından ve nötrofil/lenfosit oranı (NLO) ve trombosit/lenfosit oranlarının (TLO) inflamasyon ile ilişkileri bilindiğinden, bu değerlerin lomber radikülopatili hastalarda transforaminal epidural steroid enjeksiyonlarına (TFESİ) etkileri araştırıldı.
Yöntem: Lomber radikülopati tanısı alan ve TFESİ uygulanan toplam 101 hasta retrospektif olarak incelendi. Tedavi başarısı, TFESİ’den bir ay sonra vizüel analog skala (VAS) skorlarında ≥ %50 azalma olarak kabul edildi. Çalışmaya alınan hastalar TFESİ cevabına göre başarılı veya başarısız olarak iki gruba ayrıldı ve iki grup arasında hemogram parametreleri karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 49,43±13,29 olan 46 kadın ve 55 erkek hasta dahil edildi. Nötrofil, lenfosit, monosit, trombosit sayıları, mean plazma volümü (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), platelet/ lenfosit oranı (PLR), sistemik inflamatuar indeks (SII), sedimantasyon ve C-reaktif protein (CRP) açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Nötrofil-lenfosit oranı başarılı grupta [2,34 (1,70-3,17)], başarısız gruba göre [1,79 (1,51-2,57)] istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek tespit edildi (p=0,026).
Sonuç: Nötrofil-lenfosit oranı, lomber radikülopatisi olan hastalarda TFESİ tedavisine yanıtı tahmin edebilir. Nötrofil lenfosit oranı yüksek hastalar TFESİ’ye daha iyi yanıt verirler.
Objective: Since inflammation plays an important role in radiculopathies, and that neutrophil/lymphocyte ratio (NLR) and platelet/lymphocyte ratios (PLR) are known to be associated with inflammation, the effects of these values on transforaminal epidural steroid injections (TFESI) in patients with lumbar radiculopathy were investigated.
Methods: A total of 101 patients, who were diagnosed with lumbar radiculopathy and underwent TFESI, were retrospectively analyzed. Therapeutic success was considered to be a ≥ 50% decrease in visual analog scale (VAS) scores one month after TFESI. The patients in the study were placed in two groups according to whether their treatment was successful or unsuccessful, according to this criteria, and hemogram parameters in the two groups were then compared.
Results: The study included 46 female and 55 male patients with a mean age of 49.43 ± 13.29. The median duration of symptoms was 3.0 (3.0-8.0) months. It was found that there was no significant difference between the groups in terms of neutrophil, lymphocyte, monocyte, platelet counts, mean plazma volümü (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), platelet/ lenfosit oranı (PLR), sistemik inflamatuar indeks (SII), sedimentation, and C-reactive protein (CRP), although it was observed that there were significant increases in NLR in the successful group [2.34 (1.70-3.17)], as compared to the unsuccessful group [1.79 (1.51-2.57)] (p=0.026).
Conclusion: Neutrophil/lymphocyte ratio is able to predict the response to TFESI treatment in patients with lumbar radiculopathy, in that patients with a higher NLR demonstrate a better response.

7.
Üç Farklı Kateter Sabitleme Tekniğinde Epidural Kateter Migrasyonunun Karşılaştırılması: Prospektif Randomize Bir Çalışma
Comparison of Epidural Catheter Migration in Three Different Techniques of Catheter Fixation: A Prospective Randomised Study
Vidarshna Viburajah, Venkatesh Selvaraj, Sree Kumar E J, Sathish Kalyan
doi: 10.54875/jarss.2023.59480  Sayfalar 203 - 209 (239 kere görüntülendi)
Amaç: Postoperatif dönemde epidural kateter migrasyonunu önlemede subkutan tünellemenin daha etkili olacağını varsaydık. Epidural kateter migrasyonu için üç farklı fiksasyon tekniğini karşılaştırdık.
Yöntem: Lomber epidural ile postoperatif analjezi planlanarak elektif cerrahi uygulanan hastalar dahil edildi. Kateter fiksasyonuna göre 3 gruba ayrıldı – Grup I: şeffaf yapışkan pansuman bandı, Grup II: fiksatör cihazı (LockIt Plus®) ve Grup III: dikey olarak subkutan tünel açılan kateter. Kateter işareti, yerleştirme sırasında ve ikinci günün sonunda çıkarıldığında not edildi. Birincil sonuç ölçütü epidural kateter migrasyonuydu; ikincil sonuç ölçütleri komplikasyonlar ve hasta memnuniyet skorlarıydı.
Bulgular: Çalışmaya, cerrahi uygulanan 170 hastadan 150’si dahil edildi. Grup I’in grup II’ye kıyasla Göç Olasılığı oranı (LR) 13.28 (p<0.001), grup III ile 7.06 (p=0.007) idi. Grup II ve III arasında anlamlı bir fark yoktu (LR 1,12, p=0,29). Memnuniyet puanları Grup II ve III arasında karşılaştırılabilirdi. Gruplar arasında komplikasyon açısından fark yoktu.
Sonuç: Epidural migrasyon, postoperatif ilk iki günde sürekli lomber epidural analjezi uygulanan hastalarda hem tünelleme hem de Lockit plus® yöntemleriyle transparan adeziv ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak azaldı. Subkutan tünel açma yöntemi migrasyon açısından LockIt plus® sabitleme yöntemi kadar güvenli bulundu.
Objective: We hypothesized that subcutaneous tunnelling will be more efficacious in preventing epidural catheter migration in the postoperative period. To compare three different fixation techniques for migration of epidural catheter in the postoperative period.
Methods: Patients undergoing elective surgery with planned postoperative analgesia with lumbar epidural were included. They were divided into 3 groups based on catheter fixation – Group I: transparent adhesive dressing tape, Group II: fixator device (Locklt Plus®) and Group III: catheter subcutaneously tunnelled vertically. The catheter mark was noted during insertion and on removal at the end of second day. The primary outcome measure was epidural catheter migration; the secondary outcome measures were complications and patient satisfaction scores.
Results: Of the 170 patients recruited, 150 patients were included. The Likelihood Ratio (LR) of migration of group I in comparison to group II was 13.28 (p<0.001) while with group III was 7.06 (p=0.007). There was no significant difference between groups II and III (LR 1.12, p=0.29). The satisfaction scores were comparable among Groups II and III. There was no difference in complications among groups.
Conclusion: Epidural migration is significantly reduced by both tunnelling and Lockit plus® methods in comparison to a transparent adhesive dressing in patients on continuous lumbar epidural analgesia in the first two postoperative days. The subcutaneous tunnelling method is as safe in terms of migration as the LockIt plus® method of fixation.

8.
COVID-19 Yoğun Bakım Hastalarında Serum Ürik Asit Düzeyinin Solunum Yetmezliğinin Ciddiyeti ve Mortalite Üzerine Etkisi
Effect of Serum Uric Acid Level on Severity of Respiratory Failure and Mortality in COVID-19 Critical Patients
Ümmügülsüm Gaygısız, Lale Karabıyık
doi: 10.54875/jarss.2023.75508  Sayfalar 210 - 216 (246 kere görüntülendi)
Amaç: Coronavirus hastalığı 2019 (COVID-19)’un klinik şiddeti ve mortalitesini tahmin etmede C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin, ferritin, d-dimer gibi rutin laboratuvar parametreleri kullanılmaktadır. Bu parametrelerin sınırlı spesifiteleri ve hastalar arasındaki değişkenliği nedeniyle daha spesifik parametrelere ihtiyaç duyulmaktadır. Ürik asit düzeyleri ile COVID-19’un ciddiyeti ve mortalitesi arasında ilişki olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takibinin ilk 10 gününde yapılan günlük serum ürik asit ölçümleriyle invaziv mekanik ventilasyon (IMV) ihtiyacı ve mortalite arasındaki ilişkiyi retrospektif olarak araştırmayı hedefledik.
Yöntem: Etik komite onayı alınarak, YBÜ hasta kayıtları ve bilgisayardaki rutin laboratuvar verileri aracılığıyla uygun olan 151 hasta tarandı. Hastaneye ilk başvuruda ve YBÜ’de ilk 10 gündeki serum ürik asit ölçümleri, demografik ve klinik özellikleri, IMV ihtiyaçları ve mortaliteleri retrospektif olarak kaydedildi.
Bulgular: Yapılan analizde, IMV %60,3 ve mortalite %53,6 oranındaydı. Hastaneye ilk yatış anında ve yoğun bakım takibinde ölçülen ürik asit düzeyleri ile IMV ihtiyacı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Ölen ve yaşayan hasta grupları arasında yapılan karşılaştırmada; ölen grupta yoğun bakım 3. ve 4. gün ürik asit değerlerinin yaşayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p=0.023, p=0.037).
Sonuç: Yoğun bakım ünitesine yatışı gerektiren COVID-19 hastalarında ürik asit düzeylerinde 3. ve 4. günlerde görülen yükselme mortalite tahmininde anlamlı gibi görünmektedir. Bu grup hastaların YBÜ izleminde serum ürik asit düzeyi prognoz tayininde yararlı bir parametre olabilir.
Objective: Routine laboratory parameters such as C-reactive protein (CRP), procalcitonin, ferritin, d-dimer are used to estimate the clinical severity and mortality of Coronavirus disease 2019 (COVID-19). Because of the limited specificity of these parameters and their variability between patients, more specific parameters are needed. It is thought that there may be a relationship between uric acid levels and the severity and mortality of COVID-19. In this study, we aimed to retrospectively investigate the relationship between daily serum uric acid measurements in the first 10 days of follow-up in the intensive care unit (ICU) and the need for invasive mechanical ventilation (IMV) and mortality.
Methods: With the approval of the ethics committee, 151 eligible patients were screened through the ICU patient records and routine laboratory data on the computer. Serum uric acid measurements, demographic and clinical characteristics, IMV needs and mortality rates at the first admission to the hospital and in the first 10 days in the ICU were recorded retrospectively.
Results: In the analysis, rate of IMV was 60.3% and mortality was 53.6%. No significant correlation was found between the uric acid levels measured at the time of first hospitalization and in the ICU follow-up and the need for IMV. In the comparison between deceased and survived patient groups; the uric acid levels were found to be higher on the 3rd and 4th days of the ICU in the deceased group than in the survivors (p=0.023, p=0.037, respectively).
Conclusion: The increase in uric acid levels on the 3rd and 4th days in COVID-19 patients requiring ICU admission seems to be significant in the estimation of mortality. Serum uric acid level can be a useful parameter in determining the prognosis in the ICU follow-up of this group patients.

9.
Septoplasti Operasyonlarında Ketofol ile Midazolam-Fentanil Sedoanaljezi Yöntemlerinin Karşılaştırılması
Comparision of Ketofol and Midazolam-Fentanyl Sedoanalgesia Methods in Septoplasty Operations
Bilge Olgun Keleş, Menşure Kaya, Serpil Şavlı, Fatih Arslan, Cemile Açıkgöz Yıldız, Elvan Tekir Yılmaz
doi: 10.54875/jarss.2023.35693  Sayfalar 217 - 221 (240 kere görüntülendi)
Amaç: Sedoanaljezi, daha çok ameliyathane dışı girişimlerde ve bazı kısa süreli ameliyatlarda tercih edilen, sedatif ve dissosiyatif ajanların tek başına veya birlikte kullanılarak işlemin yapılabilmesini sağlayan bir anestezi yöntemidir. Kapalı teknik septoplasti operasyonu da sedoanaljezi ile yapılabilen bir operasyondur. Bu çalışmanın amacı, kapalı teknik septoplasti operasyonu geçiren hastalarda ketamin ve propofol kombinasyonu ile midazolam ve fentanil kombinasyonunun sedatif ve analjezik etkilerini, cerrahi memnuniyet ve hasta memnuniyetini karşılaştırmaktır.
Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, ASA I ve II, 60 hasta, 2 gruba ayrılarak çalışmaya alındı. Sedoanaljezi için ketamin ve propofol kullanılan hastalar Grup 1 (ketofol), midazolam ve fentanil kullanılan hastalar Grup 2 (midafenta) olarak adlandırıldı. Hastaların verileri intraoperatif anestezi formlarından ve postoperatif derlenme ünitesi formlarından kaydedildi. Komplikasyonlar, yan etkiler, cerrahi ve hasta memnuniyeti sorgulandı.
Bulgular: Ortalama arter basıncı indüksiyon sonrası 3.dakikada ketofol grubunda, mida-fenta grubuna göre anlamlı düşük bulundu. İntraoperatif 10. ve 20. dakikalarda midafenta grubundaki sedasyon skoru, ketofol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü. Hasta memnuniyeti açısından gruplar arası anlamlı fark bulunmadı ancak cerrahi memnuniyet midafenta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti.
Sonuç: Kapalı teknik septoplasti operasyonlarında ketofol ve midafenta yöntemleri ile uygulanan sedoanaljezi, genel anesteziye ihtiyaç olmadan güvenle kullanılabilir. Ancak sedoanaljezi için oldukça fazla tercih edilen ketofol, orta düzey sedoanaljezi ile kapalı teknik septoplasti uygulanan hastalarda, hastaların dissosiye olması ve cerrahi komutları yerine getirememesi üzerine yeterli cerrahi memnuniyet sağlayamamıştır.
Objective: Sedoanalgesia is an anesthesia method that is preferred mostly in outside the operating room interventions and some short-term surgeries, allowing the procedure to be performed by using sedative and dissociative agents alone or together. Closed technique septoplasty operation is also an operation that can be performed with sedoanalgesia. The aim of this study is to compare the sedative and analgesic effects of ketamine and propofol combination and midazolam and fentanyl combination, surgical satisfaction and patient satisfaction in patients who underwent closed technique septoplasty operation.
Methods: After ethics committee approval, 60 ASA I and II patients were included in the study by dividing into 2 groups. Patients who used ketamine and propofol for sedoanalgesia were named Group 1 (ketofol), and patients who used midazolam and fentanyl were named Group 2 (midafenta). The data of the patients were recorded from the intraoperative anesthesia forms and the postoperative recovery unit forms. Complications, side effects, surgery and patient satisfaction were questioned.
Results: Mean arterial pressure was found to be significantly lower in the ketofol group at the 3rd minute after induction than in the midfenta group. The sedation score in the midafenta group at the 10th and 20th minutes intraoperatively was significantly lower than in the ketofol group. There was no significant difference in patient satisfaction, but surgical satisfaction was significantly higher in the midafenta group.
Conclusion: In closed technique septoplasty operations, sedoanalgesia applied with ketofol and midafenta methods can be used without the need for general anesthesia. However, ketofol, which is highly preferred for sedoanalgesia, did not provide sufficient surgical satisfaction in patients who underwent closed technique septoplasty. We attributed this to the dissociation of the patients and their inability to comply with surgical commands.

10.
Diz Replasmanı Ameliyatı Altındaki Hastalarda Bacağın İskemi/Reperfüzyonu Sırasında Tiyol-Disülfit Dengesi Üzerine Spinal ve Genel Anestezinin Etkisi
The Effect of Spinal and General Anesthesia on Thiol-Disulfide Balance During Ischemia/Reperfusion of the Leg in Patients Undergoing Knee Replacement Surgery
Esma Meltem Simsek, Semsi Mustafa Aksoy, Nurettin Manti, Ozcan Erel, Salim Neselioglu, Ahmet Firat
doi: 10.54875/jarss.2023.35492  Sayfalar 222 - 229 (297 kere görüntülendi)
Amaç: Cerrahi travmaya stres cevap olarak gelişen ciddi nöroendokrin ve sitokin aktiviteleri oluşur. Buna ek olarak turnike indirilmesiden sonra gelişen iskemi/reperfüzyon injurisi ile oluşan serbest oksijen radikalleri oksidatif strese neden olur. Tiyol ve disülfit son zamanlarda güvenle kullanılan yeni oksidatif stres parametrelerinden biridir. Bu çalışmanın amacı, total diz protezi (TDP) cerrahisinde sıklıkla kullanılan genel ve spinal anestezideki tiyol-disülfit dengesini karşılaştırmaktır.
Yöntem: Çalışmada etik kurul onayı alındıktan sonra 60-74 yaşları arasında TDP yapılacak 56 hasta randomize olarak genel anestezi (n=26) ve spinal anestezi (n=30) grubuna ayrıldı. Preanestezik olarak (T1) kan örneği alındıktan sonra cerrahi sırasında turnike uygulandı. Turnike indirilmesi sonrası 5. (T2) ve 40. dakikalarda (T3) ve 24. saatte (T4) doğal tiyol, toplam tiyol, disülfit, disülfit/doğal tiyol oranı, disülfit/toplam tiyol oranı ve doğal tiyol/toplam tiyol oranı bakılmak üzere kan örnekleri toplandı. Bütün hastalara postoperatif süreçte intravenöz hasta kontrollü analjezi uygulandı. Ortalama arter basıcı, turnike süreleri, Vizüel analog skala (VAS) skorları kaydedildi. Tiyol-disülfit dengesinde tiyol azalması ve disülfit artması oksidatif stres indikatörü olarak kaydedildi.
Bulgular: Yirmi dört saat sonundaki VAS ve analjezik tüketiminde gruplar arasında fark yoktu. Genel anestezi grubunda ölçülen tüm zamanlarda doğal tiyol, toplam tiyol, doğal tiyol/toplam tiyol düzeyinde artma, disülfit, disülfit/doğal tiyol ve disülfit/toplam tiyol oranında azalma vardı.
Sonuç: Tiyol-disülfit dengesi açısından değerlendirme, genel anestezinin oksidatif stres üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu düşündürmektedir.
Objective: Surgical trauma causes serious neuroendocrine and cytokine activity. In addition, the free oxygen radicals formed because of the ischemia/reperfusion injury resulting from applying and releasing the tourniquet (TQ) cause oxidative stress. Thiol and disulfide are among the new oxidative stress parameters used reliably in recent years. The aim of this study was to compare thiol-disulfide balance in general and spinal anesthesia, which are frequently used in total knee replacement (TKR) surgery.
Methods: Fifty six patients aged 60-74 years scheduled to undergo TKR were randomly allocated to the general anesthesia (n=26) and spinal anesthesia (n=30) groups. The tourniquet (TQ) was applied for the TKR procedure after collecting a preanesthetic blood sample (T1). Blood samples were also collected at 5 minutes (T2) and 40 minutes (T3) after TQ release and at postoperative 24 hours (T4) to analyze native thiol, total thiol, disulfide, disulfide/native thiol ratio, disulfide/total thiol ratio, and native thiol/total thiol ratio. All patients had intravenous patient-controlled analgesia during the postoperative period. Mean arterial pressure, TQ times, and Visual Analogue Scale (VAS) scores were recorded. Decrease in thiol and increase in disulfide in the thiol-disulfide balance were recorded as oxidative stress indicators.
Results: There was no difference between the groups in terms of VAS and analgesic consumption at the end of 24 hours. The general anesthesia group had higher native thiol, total thiol, and native thiol/total thiol ratio and lower disulfide, disulfide/native thiol ratio, and disulfide/total thiol ratio at all time points compared to the spinal anesthesia group.
Conclusion: Assessment in terms of thiol-disulfide balance suggests that general anesthesia had a favorable effect on oxidative stress.

11.
Yoğun Bakımdaki COVID-19 Hastalarında Prognostik Belirteçler: Hemostatik Parametreler Mortaliteyi Öngörebilir mi?
Prognostic Markers in COVID-19 Patients in Intensive Care: Can Hemostatic Parameters Predict Mortality?
Duygu Kayar Çalılı, Ali Yasin Özercan, Halil Demirçakan, Selman Ünal, Serdar Başboğa, Yılmaz Aslan, Deniz Erdem, Demet Bölükbaşı, Seval İzdeş
doi: 10.54875/jarss.2023.55822  Sayfalar 230 - 238 (213 kere görüntülendi)
Amaç: Araştırmamızda kritik Coronavirus 2019 (COVID-19) hastalarında birincil olarak hemostaz parametrelerinin, ikincil olarak da demografik, klinik ve laboratuvar değerlerinin hastalığın mortalitesini öngörüp öngöremediğini incelemeyi amaçladık.
Yöntem: Yoğun bakım (YB) ünitesine kabul edilen, tanısı laboratuvar sonucu ile doğrulanmış COVID-19’lu erişkin 180 YB hastası retrospektif olarak incelendi. Kayıtları tam olan 145 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar ölen (n=58) ve taburcu olan (n=87) olarak iki gruba ayrıldı. İki grubun demografik ve klinik özellikleri, vazopresör tedavi kullanımı, invaziv mekanik ventilasyon (İMV) gereksinimi, Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirmesi II (APACHE II) skoru, YB yatış süreleri ve YB’a yatış laboratuvar değerlerinin mortalite ile ilişkisi ve kesim değerleri incelendi.
Bulgular: Hemostatik parametrelerden sadece D-dimer>1,08 mg L⁻¹ mortalite öngörücüsü olarak anlamlı bulunurken (p=0,04), trombosit, protrombin zamanı (PT), aktive parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT), Uluslararası Normalleştirilmiş Oran (INR) ve fibrinojen değerlerinin mortalite ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. Ayrıca ileri yaş>76 yıl, hipertansiyon (HT), İMV gereksinimi, APACHE II skoru>23, prokalsitonin (PCT)> 0,21 μg L⁻¹, lenfosit<0,4 109 L⁻¹, interlökin 6 (İL-6)>93 pg mL⁻¹ parametreleri mortalite öngörücüsü olarak bulundu (p<0,05). Nötrofil ve C-reaktif protein (CRP) değerlerinin mortalite ile anlamlı ilişkisi görülmedi (p>0,05).
Sonuç: Araştırmamız sonucunda ileri yaş, HT, yüksek APACHE II skoru, İMV gereksinimi, vazopresör tedavi, PCT, Lenfosit, İL-6 ve D-dimer düzeyinin mortalite öngörücüsü olabileceğini belirledik. COVID-19’ da mortalite öngörücülerini belirlemenin hastalığın kötü gidişinin erken tanınması ve gelişebilecek komplikasyonları yönetebilmek açısından değerli olduğu görüşündeyiz.
Objective: Our study aimed to investigate whether primarily hemostasis parameters and secondarily demographic, clinical, and laboratory values could predict the mortality of critically ill Coronavirus Disease 2019 (COVID-19) patients.
Methods: We retrospectively examined 180 laboratory-confirmed adult intensive care unit (ICU) patients with COVID-19. A total of 145 patients with complete records were included in the study. The patients were divided into two groups: deceased (n=58) and discharged (n=87). The demographic and clinical characteristics of the two groups, use of vasopressor therapy, requirement for invasive mechanical ventilation (IMV), Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II (APACHE II) score, duration of ICU stay, and the relationship between laboratory values on ICU admission and mortality were evaluated using cutoff values.
Results: Among hemostatic parameters, only D-dimer>1.08 mg L⁻¹ was found to be a significant predictor of mortality (p=0.04), while platelet, prothrombin time (PT), activated partial thromboplastin time (aPTT), International Normalized Ratio (INR) and fibrinogen values were not significantly associated with mortality (p>0.05). In addition, age >76 years, hypertension (HT), need for IMV, APACHE II score >23, procalcitonin (PCT) >0.21 μg L⁻¹, lymphocytes <0.4 109 L⁻¹, interleukin 6 (IL-6) >93 pg mL⁻¹ were found to be predictors of mortality (p<0.05). Neutrophil and C-reactive protein (CRP) values were not significantly associated with mortality (p>0.05).
Conclusion: Our study determined that advanced age, HT, high APACHE II score, requirement for IMV, vasopressor therapy, PCT, lymphocyte count, IL-6, and D-dimer levels could serve as predictors of mortality. Identifying predictors of mortality in COVID-19 is valuable for early recognition of disease progression and management of potential complications.

12.
Beyin Cerrahları ve Ortopedistlerin Spinal Patolojilerde Cerrahi Sonrası Gelişmiş İyileşme (ERAS) Protokolüne Yaklaşımları: Tek Merkez, Anket Çalışması
Approaches of Neurosurgeons and Orthopedists to the Protocol for Enhanced Recovery After Surgery (ERAS) in Spinal Pathologies: A Single Center, Survey Study
Gokcen Emmez
doi: 10.54875/jarss.2023.96729  Sayfalar 239 - 248 (271 kere görüntülendi)
Amaç: Cerrahi Sonrası Gelişmiş İyileşme protokolü (ERAS), hastaların postoperatif dönemde mümkün olan en kısa sürede normal yaşam fonksiyonlarına geri dönmeleri için uygulanan multimodal yaklaşımları tanımlar. Hastanın hastane başvurusuyla, taburculuğu arasındaki perioperatif süreci kapsar. Çalışmamızın amacı, merkezimizdeki beyin cerrahları ve ortopedistlerin spinal patolojilerde ERAS protokolüne yaklaşımlarını gözlemlemek ve farkındalık yaratarak ERAS’ın rutin kullanımını sağlamaktır.
Yöntem: Spinal cerrahiler için ERAS protokolü maddelerine göre düzenlenen anket, yerel etik kurul onayı sonrasında katılımcılara elden veya mail yoluyla iletildi. Anket cerrahların, spinal cerrahinin preoperatif, intraoperatif ve postoperatif dönemlerindeki anestezi, analjezi, cerrahi teknik, açlık-beslenme ve erken mobilizasyon gibi temel konulardaki yaklaşımlarını araştıran sorulardan oluşmaktaydı.
Bulgular: Anket 22’si (%41.5) beyin cerrahı, 31’i (%58.5) ortopedist olmak üzere 53 doktor tarafından dolduruldu. Katılımcıların preoperatif dönemle ilgili sorulara verdikleri cevaplar değerlendirildiğinde; hasta bilgilendirme, diabetik hastaların kan glukoz regülasyonunun sağlanması, preoperatif cilt hazırlığının yapılması, profilaktik antibiyotik ve antitrombotik ajan kullanımının %100 oranında olduğu saptandı. Anestezi yöntem tercihinde ortopedistlerin %38.7 oranında rejyonal anestezi, beyin cerrahlarının ise %59 oranında genel anestezi uygulamalarını tercih ettikleri görüldü. Cerrahi ekipler, cerrahi dren ve idrar sondasını postoperatif daha çok 1. gün çıkarmayı tercih etmişlerdir. Mobilizasyon için ise ortopedistler %87.1 oranında postoperatif 1. günü, beyin cerrahları ise %72.7 oranında cerrahi gününü tercih etmişlerdir.
Sonuç: Ankete katılan kliniklerin rutin uygulamaları ERAS başlığı altında olmasa da, protokolü oluşturan maddeler incelendiğinde protokole yakın veya uygun uygulamalarının olduğu görülmüştür. ERAS protokollerinin kliniklerde yaygın ve doğru kullanımı için, cerrahi ekipler ERAS konusunda bilgilendirilmeli ve kullanımı konusunda teşvik edilmelidir.
Objective: The Enhanced Recovery After Surgery (ERAS) protocol defines multimodal interventions applied to patients during the postoperative period to enable them to return to their normal life functions as quickly as possible. It encompasses the perioperative process from the patient’s hospital admission to discharge. The aim of our study is to observe the approaches of neurosurgeons and orthopedists at our center regarding the ERAS protocol in spinal pathologies and create awareness to ensure the routine implementation of ERAS.
Methods: The survey, organized according to the items of the ERAS protocol for spinal surgeries, was delivered to the participants in person or via email after obtaining approval from the local ethics committee. The survey consisted of questions aimed at investigating the approaches of surgeons regarding fundamental aspects such as anesthesia, analgesia, surgical approach, fasting-nutrition, and early mobilization during the preoperative, intraoperative, and postoperative periods of spinal surgery.
Results: The survey was completed by 53 doctors, with 22 (41.5%) being neurosurgeons and 31 (58.5%) orthopedists. When evaluating the responses of the participants to the questions related to the preoperative period, it was found that patient education, blood glucose regulation for diabetic patients, preoperative skin preparation, and the use of prophylactic antibiotics and antithrombotic agents were all implemented at a rate of 100%. Regarding the choice of anesthesia method, it is noteworthy that 38.7% of orthopedists preferred regional anesthesia, while 59% of neurosurgeons opted for general anesthesia. In terms of postoperative care, the surgical teams showed a preference for removing surgical drains and urinary catheters on the first day after the surgery. As for early mobilization, 87.1% of orthopedists preferred the first postoperative day, whereas 72.7% of neurosurgeons chose the day of surgery for mobilization.
Conclusion: The clinics that participated in the survey demonstrated practices that were either closely aligned or suitable to the elements constituting the ERAS protocol, even if these practices were not explicitly categorized under the ERAS heading. To ensure the widespread and accurate adoption of ERAS protocols in clinical settings, it is essential to provide the surgical teams with adequate information and encourage them to utilize ERAS principles.

OLGU SUNUMU
13.
Ağır Valproik Asit Zehirlenmesinde Kombine Tedavi
Combined Therapy in Severe Valproic Acid Intoxication
Fatma Erseven
doi: 10.54875/jarss.2023.21704  Sayfalar 249 - 251 (470 kere görüntülendi)
Valproik asit, bipolar bozukluk, manik depresif psikoz, majör depresif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu ve epilepsi gibi çeşitli psikiyatrik ve nörolojik bozuklukları olan hastalarda sıklıkla kullanılır. Terapötik aralığının dar olması nedeniyle toksikolojik acil durumlara sık neden neden olan ajanlardan birisidir. Valproik asit zehirlenmesi nedeniyle entübe olan, hemodiyalize alınan ve karbapenem grubu antibiyotik kullanılarak eş zamanlı olarak tedavi edilen bir erişkin hasta burada sunulmuştur.
Valproic acid is frequently given to individuals who suffer from a variety of psychological and neurological conditions, including bipolar disorder, manic-depressive psychosis, major depressive disorder, post-traumatic stress disorder, and epilepsy. Because of its narrow therapeutic spectrum, it is one of agents that frequently cause toxicological emergencies. This case presents an adult patient who had valproic acid overdose, required intubation, hemodialysis, and concurrent treatment with carbapenem group antibiotics.