ISSN - 1300-0578 | e-ISSN - 2687-2242
JARSS - JARSS: 30 (2)
Cilt: 30  Sayı: 2 - 2022
1.
Kapak
Cover

Sayfa I (55 kere görüntülendi)

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - V (91 kere görüntülendi)

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar VI - VII (42 kere görüntülendi)

DERLEME
4.
Prematüre Retinopatisi ve Anestezi Yönetimi
Retinopathy of Prematurity and Anesthesia Management
Selin Erel, Azer İlbengü Kaptan, Demet Coskun, Ahmet Mahli
doi: 10.54875/jarss.2022.99266  Sayfalar 75 - 83 (62 kere görüntülendi)
Prematüre retinopatisi (ROP) erken yaşta ortaya çıkan körlüğün önlenebilir nedenlerinden birisidir. Preterm doğumlardaki hızlı yükseliş, yenidoğan bakımındaki eksiklikler ve kontrolsüz oksijen tedavisi nedeniyle ROP sayısı artmıştır. Prematüre retinopatisine sahip yenidoğanların kapsamlı muayene edilmesi ya da cerrahi tedavi yöntemi olan lazer fotokoagülasyonun tercih edilmesi nedeniyle bu hasta grubu ile ameliyathanede daha sık olarak karşılaşılmaktadır. Bu derlemede, literatürdeki güncel bilgilerle ROP hastalığına genel bir bakış sunulmuş ve uygulanan anestezi yönetimlerinin özellikleri tartışılmıştır.
Retinopathy of prematurity (ROP) is one of the preventable causes of blindness that occurs at an early age. The incidence of ROP has increased due to the rapid increase in preterm births, deficiencies in newborn care, and uncontrolled oxygen therapy. Due to the comprehensive examination of newborns with ROP or the preference of laser photocoagulation, which is a surgical treatment method, this patient group is encountered more frequently in the operating room. In this review, an overview of ROP disease is presented with the current information in the literature and the characteristics of the anesthesia managements are discussed.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
5.
COVID-19 Yoğun Bakım Ünitelerinde Çalışan ve Çalışmayan Sağlık Personelinde Tükenmişlik Düzeyi
COVID-19 Burnout Level of Health Staff Working and not Working in Intensive Care Units
Bilge Banu Taşdemir Mecit, Sevim Şeyda Opak, Özgür Deniz Yıldırım, Remziye Gül Sıvacı
doi: 10.54875/jarss.2022.27928  Sayfalar 84 - 88 (45 kere görüntülendi)
Amaç: Yoğun bakımda çalışan ve çalışmayan sağlık personellerinin COVID-19 pandemi sürecinde tükenmişlik düzeylerinin karşılaştırılmasını amaçladık.
Yöntem: Ankete COVID-19 yoğun bakımda çalışan 50, yoğun bakım dışında çalışan 50 sağlık çalışanı katıldı. COVID-19 pandemi sürecinde aktif çalışmakta ve araştırmaya gönüllü olan tüm sağlık çalışanları çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya katılan öğretim üyesi, uzman doktor, asistan doktor ve hemşirelerden oluşan toplam 100 sağlık çalışanına 22 sorudan oluşan Maslach Tükenmişlik Ölçeğini içeren bir anket uygulandı.
Bulgular: COVID-19 yoğun bakım çalışanlarında Maslach Tükenmişlik Ölçeği puanları daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ancak, Maslach ölçeğinin ‘Duyarsızlaşma’ alt ölçek puanları COVID-19 yoğun bakım çalışanlarında istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,039). Yine ankete katılan erkeklerde ‘Duyarsızlaşma’ puanı ortalaması anlamlı yüksekti (p=0,008).
Sonuç: Hastanemiz sağlık çalışanları üzerinde yaptığımız bu çalışma, COVID-19’un yoğun bakımda görev yapanlarda orta düzeyde tükenmişlik sendromuna yol açtığını göstermiştir.
Objective: We aimed to compare the burnout levels of health professionals working and not working in intensive care during the COVID-19 pandemic process.
Methods: 50 healthcare workers working in COVID-19 intensive care units and 50 healthcare workers working outside of intensive care units were participated in the survey. All healthcare professionals working actively during the COVID-19 pandemic process and volunteering for the research were included in the study. A survey consisting of 22 questions on the Maslach Burnout Scale was applied to a total of 100 healthcare professionals, including faculty members, specialist doctors, assistant doctors and nurses.
Results: Although the Maslach Burnout Scale scores were higher in COVID-19 intensive care workers, it was not statistically significant.However, the ‘Depersonalization’ subscale scores of the Maslach scale were found to be statistically significantly higher in COVID-19 intensive care workers (p=0.039). Also, the mean scores of ‘Depersonalization’ were found to be significantly higher in males who participated in the survey (p=0.008).
Conclusion: This study, which we conducted on the healthcare professionals of our hospital, showed that COVID-19 causes moderate burnout syndrome in those working in the intensive care unit.

6.
Profilaktik Norepinefrin İnfüzyonunun Sezaryenlerde Spinal Anesteziye Bağlı Hipotansiyonu Önlemedeki Etkisinin Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of the Effect of Prophylactic Norepinephrine Infusion on Preventing Spinal Anesthesia Induced Hypotension During Cesarean Section
Sinan Ataibiş, Gökhan Özkan, Serkan Şenkal, Umut Kara, Mehmet Emin İnce, Ahmet Coşar
doi: 10.54875/jarss.2022.63497  Sayfalar 89 - 96 (58 kere görüntülendi)
Amaç: Sezaryenlerde spinal anesteziye bağlı hipotansiyon sık görülen ve tedavi gerektiren önemli bir komplikasyondur. Bu çalışmanın amacı, hastanemizde Kasım 2017-Nisan 2018 tarihleri arasında uygulanan elektif sezaryenlerde, profilaktik olarak uygulanmış olan norepinefrin infüzyonunun spinal anesteziye bağlı hipotansiyonu önlemedeki etkinliğini değerlendirmektir.
Yöntem: Sezaryen ameliyatı olan hastalar retrospektif olarak tarandı. Spinal anesteziye bağlı hipotansiyonu önlemek amacıyla profilaktik olarak uygulanmış tedavi yöntemlerine göre; norepinefrin grubu (n=32) ve kontrol grubu (n=79) olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik bilgileri, 1. ve 5. dakika APGAR skorları, kordon kan gazı pH değerleri, yenidoğan ağırlıkları, kullanılan toplam efedrin miktarı, annede bulantı kusma gibi yan etkiler, sistolik kan basıncı ve kalp atım hızı bilgileri anestezi kayıtlarından ve tıbbi elektronik sistemlerden alındı.
Bulgular: Toplam 111 hasta analiz edildi. Umbilikal arter pH değerleri arasında anlamlı bir fark yoktu. Birinci dakika ortalama APGAR skorları kontrol grubunda anlamlı derecede daha düşüktü (7,01’e karşı 7,34, p=0,008). Doğum öncesi hipotansiyon insidansı; norepinefrin grubunda (%40,6) kontrol grubuna (%74,7) kıyasla daha düşük bulundu (p<0,05). Ortalama toplam efedrin dozu kontrol grubunda daha yüksekti (13,67’ye karşı 6,09 mg, p<0,01).
Sonuç: Sezaryen doğumlarda spinal anesteziye bağlı hipotansiyonu önlemede profilaktik olarak norepinefrin infüzyonunun etkili olduğu kanaatindeyiz.
Objective: Maternal hypotension after spinal anesthesia is a frequent and important deleterious complication that requires treatment. Current study aims to evaluate the effectiveness of prophylactically administered norepinephrine infusion protocol in preventing spinal anesthesia induced hypotension in elective cesarean deliveries performed in our institue between November 2017 and April 2018.
Methods: Patients underwent cesarean section were evaluated retrospectively. They were divided into two groups as the norepinephrine group (n=32) and the control group (n=79), according to the treatment methods applied prophylactically to prevent spinal-induced hypotension. Patient demographics, 1st and 5th minutes APGAR scores, umbilical cord blood gas pH, newborn weight, overall amount of ephedrine used, adverse conditions such as maternal nausea and vomiting, systolic blood pressure, and heart rate were collected from the anesthesia records and medical electronic systems.
Results: Total of 111 patients were included in the analysis. There was no significant difference between umbilical artery pH values. The first (7.01 vs 7.34) minute mean APGAR scores in control group were significantly lower (p=0.008). The incidence of hypotension before delivery was lower in the norepinephrine group (40.6%) compared to the control group (74.7%) (p<0.05). The mean total dose of ephedrine was greater in the control group (13.67 vs 6.09 mg, p<0.01).
Conclusion: We believe that prophylactic norepinephrine infusion is effective in preventing spinal-induced hypotension for cesarean deliveries.

7.
Perioperatif Vakaların Raporlanması İçin Bir Kılavuz: Anaesthesia Case Report (ACRE) Kriterlerinin Türkçeye Uyarlanması
A Guide for Reporting Perioperative Cases: Adaptation of Anaesthesia Case Report (ACRE) Criteria into Turkish
Murat İzgi, Tuba Bayir, Murat Tümer
doi: 10.54875/jarss.2022.52386  Sayfalar 97 - 103 (47 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışma, Anestezi Vaka Raporu (ACRE: Anaesthesia Case REports) kriterlerinin Türkçe uyarlamasının oluşturulması, kriterlerin daha anlaşılır bir hâle getirilerek araştırmacılar tarafından kullanımının teşvik edilmesi, anesteziyoloji ve reanimasyon alanında perioperatif vaka raporlarının kalitesinin artırılması ve bu alanda bir standart oluşturmak amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Kriterler (ACRE) yazarlar tarafından birbirlerinden bağımsız olarak Türkçeye çevrilmiş ve daha sonra bir araya gelerek bir taslak belirlenmiştir. Ayrıca dil eşdeğerliliğinin sağlanması amacıyla, uyarlaması yapılan kontrol listesi uzman bir çevirmen tarafından kontrol edilmiş ve gerekli düzeltmeler yapılarak nihai hâli oluşturulmuştur. Ardından Türkçeye uyarlanmış kontrol listesinin araştırmacılar tarafından doğru anlaşılıp anlaşılmadığını değerlendirmek için, anesteziyoloji ve reanimasyon branşındaki bağımsız iki uzman hekim tarafından Türk Tıp Dizininde indekslenen 2016-2021 yılları arasında yayınlanmış 20 adet vaka raporu incelenmiştir. Son olarak değerlendiriciler arası uyum sınıf içi korelasyon katsayısı ve uyum yüzdeleri hesaplanarak Bland-Altman yöntemi ile değerlendirilmiştir.
Bulgular: Yapılan değerlendirmeler sonucunda incelenen vaka raporu çalışmaları kriterlerin raporlama sıklığında farklılık göstermiştir. Sınıf içi korelasyon katsayısı değerleri 0,484 ile 0,905 değerleri arasında değişmekle beraber anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanları arası uyum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Bland-Altman grafiğine göre de değerlendiriciler arasında uyuşma bulunmuştur.
Sonuç: Anestezi Vaka Raporu kriterleri perioperatif vaka raporlarının incelenmeye alınması noktasında nadiren zorunlu tutulmasına rağmen, standartlaştırılmış raporlama kılavuzlarının çalışmaların raporlama kalitesini artırdığına dair sağlam kanıtlar mevcuttur. Bu kriterlerin vaka raporlarına ölçülebilen bir standart statü getireceği, ülkemizde anesteziyoloji ve reanimasyon alanında çalışma yapacak araştırmacılar için raporlamada fayda sağlayacağı ve rehberlik edeceği düşünülmektedir.
Objective: This study was carried out in order to create the Turkish version of the Anaesthesia Case Report (ACRE) criteria, to increase the quality of perioperative case reports in the field of anaesthesiology and reanimation and to establish a standard in this field.
Methods: These criterias were translated into Turkish independently by authors and then a draft was determined. In order to ensure language equivalence, the adapted checklist was checked by an expert translator and the final version was created by making necessary corrections. Then, 20 case reports published between 2016 and 2021, indexed in the Turkish Medical Index, were examined by two independent specialists in the field of anaesthesiology and reanimation. Finally, inter-rater agreement was evaluated using the Bland-Altman method by calculating the intra-class correlation coefficient (CCT) and agreement percentages.
Results: The case report studies analyzed as a result of the evaluations made differed in the reporting frequency of the criteria. Although CCT values varied between 0.484 and 0.905, the agreement between anaesthesiology and reanimation specialists was statistically significant (p<0.05). According to the Bland-Altman chart, agreement was found between the raters.
Conclusion: Although ACRE criteria are rarely required for the review of perioperative case reports, there is solid evidence that standardized reporting guidelines improve the reporting quality of studies. It is thought that ACRE will bring a measurable standard status to case reports, and it will be beneficial and guide for researchers who will work in the field of anaesthesiology and reanimation in our country.

8.
COVID-19 Geçirmiş Hastalarda Elektif Cerrahi Öncesi Anestezi Asistan ve Uzmanlarının Tutumlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of the Attitudes of Anesthesia Residents and Specialists in Patients Who Have Had COVID-19 Before Elective Surgery
Oya Kale
doi: 10.54875/jarss.2022.69335  Sayfalar 104 - 111 (46 kere görüntülendi)
Amaç: COVID-19 enfeksiyonu geçirmiş hastalarda elektif cerrahilerin zamanlaması ile ilgili anestezi asistan ve uzman hekimlerinin bilgi ve görüşlerini değerlendirmek ve farkındalığı arttırmak.
Yöntem: Hastane etik kurulu onayı alındıktan sonra anestezi asistan ve uzmanlarına anket formunun linki elektronik posta ve sosyal medya uygulaması (WhatsApp mobil uygulama) üzerinden online olarak gönderildi. Demografik veriler, COVID-19 enfeksiyonu ile ilgili bilgi edinme kaynakları, elektif cerrahi zamanlaması, preoperatif hazırlık ve risk faktörleri, bilgilendirilmiş onam ile ilgili sorular soruldu.
Bulgular: Çalışmada 174 katılımcının %78’inin uzman hekim, %66’sının 30-50 yaş aralığında ve %63’ünün kadın olduğu görüldü. En çok kullanılan kaynağın Sağlık Bakanlığı Kılavuzları olduğu görüldü (uzman hekim %79, asistan hekim %63). Yararlanılan bilgi kaynaklarından hastane ve klinik içi eğitimler, Dünya Sağlık Örgütü internet sayfası ve bilimsel yayınlar yanıtları gruplar arasında anlamlı farklı bulundu (p=0,002; p=0,015 ve p=0,013). COVID-19 sonrası elektif cerrahiye alınma zamanları hakkında uzmanların ve asistanların yanıtları; asemptomatik hastalarda anlamlı farklı iken, hastalığı evde ve hastanede semptomatik geçirenlerle yoğun bakımda geçirmiş olanlarda benzer bulundu.
Sonuç: COVID-19 enfeksiyonunu asemptomatik geçirmiş elektif cerrahi uygulanacak hastalarda bekleme süresi farklı olmakla birlikte, hem anestezi asistanı hem de anestezi uzmanı hekimlerin preoperatif değerlendirme farkındalıkları, benzer ve güncel kılavuz bilgileri ile uyumlu bulundu.
Objective: To evaluate the knowledge and opinions and increase awareness of anesthesia residents and specialists about the timing of elective surgery of patients who have had COVID-19.
Methods: After the approval of the hospital ethics committee, the link of the questionnaire form was sent to the anesthesia residents and specialist online via e-mail and social media application (WhatsApp mobile application). Questions were asked regarding demographic data, sources of information regarding COVID-19 infection, timing of elective surgery, preoperative preparation and risk factors, and informed consent.
Results: In the study, 78% were specialist physicians, 66% were in the 30-50 age range and 63% were female of the 174 participants. The most used resource was the Ministry of Health Guidelines (79% specialist, 63% resident). Among the information sources used, hospital and in-clinic training, World Health Organization website and scientific publications responses were significantly different between the groups (p=0.002; p=0.015 and p=0.013). The times of taking elective surgery after COVID-19; While the responses of specialists and residents were significantly different in asymptomatic patients, they were found to be similar in patients with symptomatic disease at home, symptomatic in hospital and in intensive care unit.
Conclusion: Responses of specialists and residents about the timing of the operation; while it was significantly different in asymptomatic patients, it was found to be similar in those who had symptomatic disease at home and in the hospital and those who had admitted to intensive care.

9.
Geçirilmiş COVID-19 Enfeksiyonunun Kolorektal Cerrahi Sonrası Hasta Sonuçlarına Etkisi: Retrospektif Kohort Araştırma
The Effect of Previous COVID-19 Infection on Patient Outcomes After Colorectal Surgery: A Retrospective Cohort Study
Süheyla Karadağ Erkoç, Ahmet Cem Ceran
doi: 10.54875/jarss.2022.63625  Sayfalar 112 - 119 (57 kere görüntülendi)
Amaç: COVID-19 pandemisi sırasında acil ve gecikmiş kanser cerrahilerinde, mortalite ve komplikasyon oranları artmaktadır. Bununla birlikte, kolorektal kanser cerrahisi ertelenmeden uygulandığında kür sağlanabilmektedir. Bu çalışmada pandemi sürecinde COVID-19 enfeksiyonu geçirdikten sonra kolorektal kanser cerrahisi yapılan hastalarda sonuçların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: COVID-19 enfeksiyonu olmadan veya enfeksiyondan sonra kolorektal kanser cerrahisi uygulanan hastalara ait veriler hastanenin elektronik veri tabanından ve dosya kayıtlarından kaydedildi. COVID-19 enfeksiyonu olan hastalarda 30 günlük komplikasyon ve mortalite oranlarında farklılık olup olmadığı araştırıldı.
Bulgular: Kolorektal kanser cerrahisi geçiren yaşları 20 ile 85 arasındaki 77 hastanın 34’ü kadın, 43’ü erkekti. Hastaların 36’sı COVID-19 virüsü ile enfekte olduktan sonra (Grup-C), 41’i enfekte olmadan (Grup-N) cerrahi geçirmişti. Hastanede ve yoğun bakımda yatış süresi bakımından gruplar arasında fark yoktu. Grup-C’de 30 günlük mortalite oranı %11,1 idi. Grup-C’de 30 günlük komplikasyon oranı Grup-N’ye göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.048). Grup-C’de en sık görülen komplikasyon akut böbrek hasarıydı (%11,1). Ameliyattan önceki 7 hafta içinde COVID-19 virüsü ile enfekte olmak, postoperatif sonuçları etkilemedi.
Sonuç: COVID-19 hastalarında komplikasyonları önlemek için cerrahi prosedür optimize edilirken, cerrahinin ertelenmesi, beklemeye ve opere olabilme ihtimalini kaybetmeye bağlı olarak lokal-uzak metastazlara neden olabilir. Hastanın durumuna göre karar verilmeli ve risk-kazanç dengesine göre planlama yapılmalıdır.
Objective: Mortality and complication rates are increasing in emergency and delayed cancer surgeries during the COVID-19 pandemic. However, curing can be provided when colorectal cancer surgery is performed without delay. In this study, it was aimed to evaluate the results in patients who underwent colorectal cancer surgery after having COVID-19 infection during the pandemic process.
Methods: Data on patients undergoing colorectal cancer surgery after or without COVID-19 infection were recorded from the hospital’s electronic database and file records. It was investigated whether there was a difference in 30-day complication and mortality rates in patients with COVID-19 infection.
Results: Of the 77 patients between the ages of 20 and 85 who underwent colorectal cancer surgery, 34 were female, 43 were male. Thirty six of the patients who were infected with the COVID-19 (Group-C), 41 of the patients had undergone surgery without infection (Group-N). There was no difference between the groups in terms of lenght of stay in Hospital and Intensive Care Unit. The 30-day mortality rate in Group-C was 11.1%. The 30-day complication rate in Group-C was significantly higher than in Group-N (p=0.048). The most common complication in Group-C was acute kidney injury (11.1%). Being infected with COVID-19 virus within 7 weeks before the operation had no effect on postoperative results.
Conclusion: While the surgical procedure is optimized to prevent complications in patients with COVID-19, delaying surgery can lead to local-remote metastases due to waiting and losing the possibility of operation. Decisions should be made according to the patient’s status and planning should be made according to the risk-gain balance.

10.
Supraskapular Sinirin Supraklavikuler Yaklaşımla Bloğunun Omuz Ağrısı Tedavisinde Etkinliği: Prospektif Randomize Klinik Çalışma
The Effectiveness of Supraclavicular Suprascapular Nerve Block in the Treatment of Shoulder Pain: Prospective Randomized Trial
Alper Tunga Doğan, Yasemin Pekin Doğan, Sami Kaan Coşarcan, Emine Özyuvacı Tozan, Ömür Erçelen
doi: 10.54875/jarss.2022.07088  Sayfalar 120 - 126 (49 kere görüntülendi)
Amaç: Supraskapuler sinir blokajı çeşitli omuz ağrılarında kullanılan tedavi yöntemlerinden birisidir. Çalışmamızın amacı omuz ağrısı olan hastalarda supraklavikuler yaklaşımla yapılan bloğunun klinik olarak etkinliğini araştırmaktır.
Yöntem: Çalışmamız 6 ay içerisinde omuz ağrısı nedeniyle tedavi gören hastalar üzerinde yapılmıştır. Toplam 40 hasta çalışmaya alındı ve supraklavikuler yaklaşımla supraskapular sinir bloğu ve konvansiyonel supraskapular sinir bloğu uygulanan hastalar olmak üzere iki gruba randomize olarak ayrıldı. Her iki gruba %0.5 levobupivakain 5 mL uygulandı. İşlem öncesi hastaların eklem hareket açıklığı (EHA), ağrıları (Verbal Analogue Scale, VAS) ölçüldü. Yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi için kısa-form-36 (SF-36), “Disability of Arm, Shoulder and Hand-questionnaire” (DASH) ölçütleri dolduruldu. İşlem sonrası 1. saat ve 3. haftada hastalar tekrar değerlendirildi.
Bulgular: Her iki gruptaki hastaların VAS skoru 3. hafta ortalaması 1. saat ve işlem öncesi ortalamalarından; 1. saat ortalaması da işlem öncesi ortalamalarından anlamlı düşük bulunmuştur (p<0,001; p=0,001; p<0,001). Eklem hareket açıklığı-abdüksiyon ve EHA-fleksiyon 3. hafta ortalamalarının işlem öncesi değerlere göre anlamlı derecede arttığı gözlenmiştir (p<0,001). Her iki tedavi grubunda da işlem öncesi ortalamalarıyla karşılaştırıldığında, DASH 3. hafta ortalaması anlamlı derecede daha düşük (p<0,001) bulunurken, SF-36 3. hafta ortalaması anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Tedavi grupları karşılaştırıldığında VAS, EHA, SF-36 ve DASH ortalamaları bakımından gruplar arasında anlamlı farklılıklar gözlenmemiştir.
Sonuç: Çalışmamızda, supraklavikuler yaklaşımla uygulanan supraskapuler blok ile, supraskapular sinirin omohiyoid kas altında, boyun bölgesinde kolayca tespit edilerek bloke edilebildiği ve klinik olarak omuz ağrısı tedavisinde en az klasik yöntemle yapılan supraskapular sinir bloğu kadar etkin olduğu gösterilmiştir. Supraskapular sinir bloklarının, omuz ağrısını azaltmalarının yanı sıra, hareket kısıtlılığını da etkin bir şekilde azalttığı ve hastaların yaşam kalitelerini iyileştirdiği saptandı.
Objective: Suprascapular nerve blockade is one of the treatment methods used in various shoulder pains. The aim of this study is to investigate the clinical efficacy of suprascapular nerve block performed using the supraclavicular approach in patients with shoulder pain.
Methods: This study involved patients treated for shoulder pain. Forty-patients were randomly divided into two groups, one treated with suprascapular nerve block with the supraclavicular approach, and conventional suprascapular nerve block. Both groups received 5 mL of 0.5% levobupivacaine. The patients’ range of motion (ROM) and pain (Verbal Analogue Scale, VAS) were measured before the procedures. Short-form-36 (SF-36), and the Disability of Arm, Shoulder and Hand (DASH) questionnaire were studied. The patients were re-evaluated at the 1st hour of the procedure and 3 weeks after the procedure.
Results: Mean VAS scores at the 3rd week were significantly lower than at the 1st hour and before the procedure in both groups (p<0.001). Mean 3rd week ROM-abduction and ROM-flexion scores were significantly higher than the pre-procedural values (p<0.001). In both treatment groups, the mean DASH value at the 3rd week was significantly lower (p<0.001), whereas, the mean 3rd week SF-36 value was significantly higher (p<0.001) than the pre-procedural values. No significant differences were observed between the groups in terms of the mean VAS, ROM, SF-36 or DASH values (p>0.05).
Conclusion: In our study, it has been shown that with the supraclavicular approach, the suprascapular nerve can be easily detected and blocked in the neck region under the omohyoid muscle and is clinically as effective as the classical method of suprascapular nerve block in the treatment of shoulder pain. It was found that nerve blocks not only reduced shoulder pain, but also effectively reduced the limitation of movement and improved the quality of life of the patients.

11.
Laringoskopisiz ve Standart Laringoskopik Entübasyon Yöntemlerinin Hemodinamik Yanıtlar ve Göz İçi Basıncına Etkileri
Effects of Non-Laryngoscopic and Standard Laryngoscopic Intubation Methods on Hemodynamic Responses and Intraocular Pressure
Gökçen Emmez, Lale Karabıyık, Şengül Özdek
doi: 10.54875/jarss.2022.49091  Sayfalar 127 - 133 (50 kere görüntülendi)
Amaç: Laringoskopinin hemodinamik yanıt ve göz içi basıncı (GİB) artışına neden olduğu bilinmektedir. Supraglottik hava yolu araçları (SGHA) uygulandığında ise hemodinami daha stabil kalabilmektedir. Bu çalışmada laringoskopik entübasyonla, Cobra Perilaringeal Hava Yolu (Cobra-PLA) ve Entübasyonu Sağlayan Laringeal Maske Hava Yolu (ILMA) gibi SGHA’lar yardımıyla yapılan laringoskopisiz entübasyonun hemodinamik yanıtlar ve GİB’e etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Zor entübasyon hikayesi ve oftalmik patolojisi olmayan, ASA I-II, 60 hasta randomize olarak Cobra-PLA (G-PLA), ILMA (G-ILMA) ve laringoskopik entübasyon (G-L) gruplarına ayrıldı. İndüksiyon, intravenöz 0,5 mg kg⁻¹ lidokain, 1,5-2,5 mg kg⁻¹ propofol ve 0,6 mg kg⁻¹ rokuronyumla sağlandı. Entübasyonu takip eden 10. dk’ya kadar, 2-4 mg kg⁻¹ sa⁻¹ propofol infüzyonu sürdürüldü. Entübasyon G-PLA ve G-ILMA’da, Cobra-PLA ve ILMA içinden endotrakeal tüplerin trakeaya yerleştirilmesiyle, G-L’de ise laringoskopla sağlandı. Hemodinamik parametreler ve GİB; indüksiyon, SGHA’ların yerleştirilmesi, entübasyon ve ekstübasyonun öncesi ve sonrasında kaydedildi.
Bulgular: Grupların demografik özellikleri, ağız açıklıkları, tiromental mesafeleri, Mallampati skorları benzerdi. Kalp atım hızı G-L’de, entübasyon sonrasında diğer gruplardan daha yüksek bulundu (p<0,05). Ortalama arter basıncı tüm gruplarda benzer şekilde, entübasyon ve ekstübasyon sonrası yükseldi. Gruplar arası karşılaştırmada ortalama GİB; G-L’de entübasyon sonrası 1, 2 ve 10. dk’larda, G-PLA ve G-ILMA’ya göre daha yüksek bulundu (p<0,05).
Sonuç: Cobra-PLA ve ILMA’yla yapılan laringoskopisiz entübasyon, laringoskopik entübasyona benzer hemodinamik yanıtlar oluşturmakla birlikte, özellikle Cobra-PLA, GİB’de daha az artışlara yol açmaktadır.
Objective: The effects of laryngoscopy on hemodynamic response and intraocular pressure (IOP) are well known. The use of Supraglottic Airway Devices (SGAD) provides more stable hemodynamic parameters. Aim of this study is to compare the effects of laryngoscopic intubation on hemodynamic responses and IOP with intubation using Cobra Perilaryngeal Airway (Cobra-PLA) and Intubating Laryngeal Mask Airway (ILMA), without laryngoscopy.
Methods: Sixty ASA I-II patients, without history of difficult intubation or ophtalmic pathology were randomly allocated into Cobra-PLA (G-PLA), ILMA (G-ILMA), and laryngoscopic intubation (G-L) groups. Induction was achieved with intravenous lidocaine 0.5 mg kg⁻¹, propofol 1.5-2.5 mg kg⁻¹ and rocuronium 0.6 mg kg⁻¹. Propofol infusion of 2-4 mg kg⁻¹ h⁻¹ was continued until the 10th minute following intubation. Intubation was achieved by placing endotracheal tubes through the SGAD into the trachea in G-PLA and G-ILMA, and with a laryngoscope in G-L. Hemodynamic parameters and IOP were recorded before and after induction, the placement of SGAD, before and after intubation, extubation.
Results: Demographic characteristics, mouth opening, thyromental distance, and Mallampati score of the groups were similar. Heart rate was significantly higher in G-L than the other groups after intubation (p<0.05). Mean arterial pressure increased with intubation and extubation in all groups, these changes were similar among groups. In comparison between groups, Mean IOP was found to be higher in G-L at the 1st, 2nd and 10th minutes after intubation compared to G-PLA and G-ILMA (p<0.05).
Conclusion: It has been found that intubation without laryngoscopy with Cobra-PLA and ILMA cause similar hemodynamic response, especially intubation with Cobra-PLA leads to less IOP rise compared to laryngoscopic intubation.

OLGU SUNUMU
12.
Acil Laparotomi Gereken Xeroderma Pigmentosumlu Pediatrik Hastada Zor Entübasyon ve Genel Anestezi Yönetimi
Difficult Intubation and General Anesthesia Management in a Pediatric Patient with Xeroderma Pigmentosum Requiring Emergency Laparotomy
Canan Salman Önemli, Kübra Evren Şahin
doi: 10.54875/jarss.2022.30092  Sayfalar 134 - 138 (52 kere görüntülendi)
Xeroderma pigmentosum (XP) nadir görülen nörokutanöz sendromlardandır. Genellikle ultraviyolenin yol açtığı DNA hasarını onaran sistemdeki bozukluk sonucu oluşan lezyonlar nedeniyle cerrahi gereksinimleri olmaktadır. Bu hastalarda uygulanacak genel anestezi konusunda bir standardizasyon geliştirilememiştir. Sevofluranın nörolojik durumda kötüleşme yapıp yapmadığı konusunda netlik yoktur. Zor entübasyon ve ekstübasyonda yaşanabilecek sıkıntılar da mevcuttur. Genel anestezi altında acil laparotomi geçiren XP’li pediatrik hasta sevofluran, videolaringoskopi ve sugammadeksin başarılı kullanıldığını bildirilen ilk vaka raporu olduğunu düşünmekteyiz.
Xeroderma pigmentosum (XP) is one of the rare neurocutaneous syndromes. The lesions occurring due to an impairment in the DNA repair mechanisms caused by ultraviolet light often require surgical interventions. There is no standardized general anesthesia procedure to be used in these patients. Besides, it is not clear whether sevoflurane leads to deterioration in the neurological condition. There are also other problems that may be encountered during difficult intubation and extubation. This may be the first reported pediatric patient with XP that underwent emergency laparotomy under general anesthesia with the successful use of sevoflurane, videolaryngoscopy, and sugammadex.

13.
Histereskopik Miyomektomi Sırasında Hava Embolisi: Olgu Sunumu ve Kanıta Dayalı Yönetim
Venous Air Embolism During Hysteroscopic Myomectomy: A Case Report and Evidence Based-Management
Sami Kaan Coşarcan, Alper Tunga Doğan, Ömür Erçelen
doi: 10.54875/jarss.2022.16878  Sayfalar 139 - 142 (43 kere görüntülendi)
Operatif histeroskopiler ameliyathane dışında güvenle yapılabilmektedir. Histeroskopik cerrahi sırasında, açıkta kalan uterus damarlarından dolaşıma hava veya gaz girmesi; bu nedenle, pulmoner gaz embolisi, operatif histeroskopi sırasında önemli sonuçlara yol açabilen bir komplikasyondur. Bu olgu sunumunda histeroskopi sırasında gelişen hava veya gaz embolisinden bahsetmek istedik.
21 yaşında, 160 cm, 61 kg ağırlığındaki hasta, histeroskopik miyomektomi için ameliyat edildi. Ameliyatın 70. dakikasında, ETCO₂ aniden 35 mmHg’dan, 15 mmHg’ye, SpO₂ %93’e geriledi. Transözofagiyal ekokardiyografide sağ atriyumun genişlediği ve sağ atriyum septumunun ciddi şekilde gerildiği gözlendi. Sıvı resusitasyonu ve destek tedavisi sonrasında hemodinamisi düzelen hasta operasyon bitiminde ekstübe edildi. Aşırı Trendelenburg pozisyonundan kaçınma, irigasyon sıvısı seçimi ve basınç kontrolü, cerrahi teknik ve cerrahi süre, koterizasyon seçimi, anestezi ekibinin farkındalığı ve hızlı yanıt verme süresi venöz hava embolisinin tanı ve tedavisinde kritik rol oynamaktadır.
Operative hysteroscopic procedures can be performed safely in the outside the operating room. During hysteroscopic surgery, there is a potential risk for air or gas to enter the circulation from exposed uterine veins. Therefore, pulmonary gas embolism is a complication during operative hysteroscopy that can have significant consequences. In this case report, we wanted to talk about air/gas embolism that developed during hysteroscopy.
A 21-year-old, 160 cm, 61 kg patient underwent hysteroscopic myomectomy. At the 70th minute of surgery, ETCO₂ suddenly dropped from 35 mmHg to 15 mmHg, and SpO₂ regressed to 93%. Transesophageal echocardiography revealed enlargement of the right atrium and severe stretching of the right atrial septum. The patient, whose hemodynamics improved after fluid resuscitation and cardiac supportive treatment, was extubated at the end of the operation. Avoiding excessive Trendelenburg position, selection of irrigation fluid and pressure control, surgical technique and surgical time, selection of cauterization, awareness of the anesthesia team, and rapid response time play critical roles in the management of venous air or gas embolism.

14.
COVID Sonrası Bir Hastada Uyanık Sternum Revizyonu için Ultrason Eşliğinde Transvers Torasik Kası Plan Bloğu
Ultrasound-Guided Transverse Thoracic Muscle Plane Block for Awake Sternum Revision in a Post-COVID Patient
Yunus Emre Karapınar, Ela Nur Medetoğlu, Miraç Selcen Özkal, Muhammed Enes Aydın, Ali Ahıskalıoğlu
doi: 10.54875/jarss.2022.60465  Sayfalar 143 - 145 (38 kere görüntülendi)
Sternotomi ile gerçekleştirilen kardiyak cerrahiler sonrasında hem yara iyileşmesini hızlandırmak hem de postoperatif analjezinin efektif sağlanarak akciğer fonskiyonlarının erken geri döndürülmesi için nöroaksiyel teknikler, fasyal plan blokları ve intravenöz analjezikler sıkça kullanılmaktadır. Bu olgu sunumumuzda koroner arter by-pass greft (KABG) cerrahisi sonrasında sternum revizyonu gereken ancak cerrahi sonrasında covId-19 pnömonisine bağlı akciğer kapasitesi kısıtlı olan ASA III bir hastada genel anestezinin yüksek riskli olacağı düşünerek, sedasyon ve transvers torasik kas plan bloğu (TTMPB) eşliğinde gerçekleştirilen sternum revizyonu olgusunu paylaşmaktayız.
After cardiac surgeries performed with sternotomy, neuraxial techniques, fascial plane blocks and intravenous analgesics are often used for both accelerating wound healing and early recovery of lung functions by providing effective postoperative analgesia. In this case report, we share a case of sternal revision performed with sedation and transversus thoracic muscle plane block (TTMPB) in an ASA III patient who required sternum revision after coronary artery bypass graft (CABG) surgery but had limited lung capacity due to previous covId-19 pneumonia, considering that general anesthesia would be high-risk.

15.
Farklı Etiyolojilere Sahip Kronik Pelvik Ağrı Tedavisinde Ultrason Kılavuzluğunda Pudendal Sinirin Pulsed Radyofrekansı: Bir Olgu Serisi
Ultrasound-Guided Pulsed Radiofrequency of the Pudendal Nerve for the Treatment of Chronic Pelvic Pain with Different Etiologies: A Case Series
Ömer Taylan Akkaya, Damla Yürük
doi: 10.54875/jarss.2022.25582  Sayfalar 146 - 150 (43 kere görüntülendi)
Farklı etiyolojilere sahip kronik pelvik ağrı (KPA) tedavisinde, pudendal sinir (PS) bloğu ile birlikte uygulanan pulsed radyofrekans tedavisinin (PRT) etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
Kronik pelvik ağrısı farmakolojik tedavi ile azalmayan ve ultrason kılavuzluğunda bilateral PS’ye lokal anestezik ile kombine PRT uygulanan dokuz hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, KPA etiyolojisi ve ağrı süresi kaydedildi. Tedaviye yanıt, PRT’den önce ve üç ay sonra Sayısal Derecelendirme Ölçeği (NRS) puanı ve Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri Kronik Prostatit Semptom İndeksi (NIH-CPSI) ile değerlendirildi. Dokuz hastanın ortanca yaşı 56 olup, altısı erkekti. Tüm hastalar, medyan 12 aylık bir süre boyunca farklı etiyolojilere bağlı KPA’dan şikayetçiydi. Üç hastada interstisyel sistit, iki hastada mesane kanseri, diğer iki hastada prostatit ve son iki hastada pudendal nevralji vardı. Medyan NRS skorlarında PRT öncesine göre PRT sonrasında anlamlı bir düşüş vardı (9 kıyasla 3, p=0,017). Ayrıca, PRT öncesi ve sonrası NIH-CPSI değerlerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. Etiyolojisi mesane kanseri olan ikinci ve dördüncü olguların PRT öncesi ve sonrası skorları arasında belirlenen skorlama değerlerinde değişiklik olmadı.
Pudendal sinir bloğu ile birlikte uygulanan PRT, ağrı şiddeti ve idrara çıkma şikayetlerinde azalma sağlamakta ve KPA’lı hastaların yaşam kalitesini artırmaktadır.
We aimed to evaluate the efficacy of pulsed radiofrequency therapy (PRT) combined with pudendal nerve (PN) block for the treatment of chronic pelvic pain (CPP) with different etiologies.
The data of nine patients whose CPP did not reduce with pharmacological treatment and who underwent PRT combined with a local anesthetic to the bilateral PN with ultrasound guided were analyzed retrospectively. Age, gender, CPP etiology, and duration of pain were evaluated. Response to treatment was assessed before and three months after the PRT by the Numerical Rating Scale (NRS) score and the American National Institutes of Health Chronic Prostatitis Symptom Index (NIH-CPSI). The median age of the nine patients was 56 years, and six were male. All the patients had been complaining of a variety of CPP etiologies for a median duration of 12 months. Three patients had interstitial cystitis, two had urinary bladder carcinoma, another two had prostatitis, and the last two had pudendal neuralgia. There was a significant decrease between the median pre-PRT and post-PRT NRS scores (9 vs 3, p=0.017). Moreover, the pre-PRT and post-PRT NIH-CPSI values were found to be statistically significantly different. There was no change in the designated scoring values between the pre-PRT and post-PRT scores in Cases number 2 and 4, whose etiologies were urinary bladder carcinoma.
Pulsed radiofrequency therapy with PN block provides a reduction in pain severity and urination complaints and increases the quality of life of patients with CPP.

TEKNİK NOT
16.
Yoğun Bakımda İntravenöz Uygulanan İlaçlarda Geçimsizlik, Y-Parçası Geçimsizliği ve Geçimsizlik Yönetimi
Incompatibility, Y-Site Incompatibility and Incompatibility Management for Intravenously Administered Drugs in Intensive Care Unit
Aysel Pehlivanlı, Çiğdem Özgün, Çağatay Fikret Erad, Arif Tanju Özçelikay, Mustafa Necmettin Ünal
doi: 10.54875/jarss.2022.49002  Sayfalar 151 - 162 (55 kere görüntülendi)
Yoğun Bakım Ünitesi’nde (YBÜ), ilaçların oral formları yerine intravenöz (IV) formları daha çok tercih edilmektedir. Hastalar genellikle santral venöz kateter yoluyla uygulanan çok sayıda IV ilaç kullanmaktadır, bu nedenle IV ilaç uygulamaları aynı anda uygulanan ilaçların sayısının mevcut venöz hatların sayısından fazla olabilmesi nedeniyle komplekstir. Yoğun bakım ünitesindeki ilaçlarla ilgili problemlerin yaklaşık %19’unun ilaç geçimsizliğinden kaynaklandığı bildirilmektedir. Geçimsizlik sonucu meydana gelen komplikasyonlar arasında, santral venöz kateterde tıkanma ya da malfonksiyon, kristalizasyon veya ayrılmadan kaynaklanan partikül embolisi, terapötik başarısızlık ve lokal ya da sistemik inflamatuar reaksiyonlar yer almaktadır. Bu nedenle YBÜ’de IV yolla ilaç uygulamalarında geçimsizlik, Y-parça geçimsizliği ve yönetimi konusunda farkındalık oluşturulması önem taşımaktadır.
In the Intensive Care Unit (ICU), the intravenous (IV) forms of drugs are preferred more than their oral forms. Patients are using many IV drugs administered with a central venous catheter, so IV drug administration is complex because the number of drugs administered simultaneously may be greater than the number of venous lines available. It has been reported that nearly 19% of drug-related problems in the ICU are caused by drug incompatibility. Complications due to incompatibility include central venous catheter occlusion or malfunction, particle embolism due to crystallization or detachment, therapeutic failure, and local or systemic inflammatory reactions. For this reason, it is important to raise awareness about incompatibility, Y-site incompatibility, and management in ICU.

LookUs & Online Makale