ISSN - 1300-0578 | e-ISSN - 2687-2242
JARSS - JARSS: 31 (4)
Cilt: 31  Sayı: 4 - 2023
1.
Kapak
Cover

Sayfa I (301 kere görüntülendi)

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - IV (317 kere görüntülendi)

3.
Editörden
Editorial

Sayfalar V - VI (242 kere görüntülendi)

4.
İçindekiler
Contents

Sayfalar VII - VIII (236 kere görüntülendi)

DERLEME
5.
Anestezinin Küresel Isınmaya Etkisi ve Sürdürülebilir Anestezi Gerçeği
The Impact of Anesthesia on Global Warming and the Reality of Sustainable Anesthesia
Gözde İnan, Zerrin Özköse Şatırlar
doi: 10.54875/jarss.2023.57804  Sayfalar 253 - 266 (343 kere görüntülendi)
Hava kirliliği, artan sıcaklıklar, sel, kuraklık ve vektör kaynaklı hastalıkların yayılmasındaki değişiklikler nedeniyle antropojenik iklim değişikliği, 21. yüzyılda insan sağlığına yönelik en büyük tehditlerden biridir. Hastanelerde sunulan sağlık hizmetlerinin kendisi de, iklim değişikliğinin çoğundan sorumlu olan karbondioksit ve diğer sera gazlarını üreterek çevresel kirliliğe katkıda bulunmaktadır. Ameliyathaneler, bir hastanenin en yoğun kaynak kullanılan bölümüdür ve önemli miktarda atık ve hastanenin geri kalanından üç ila altı kat daha fazla enerji tüketir. Bu derlemenin amacı, inhalasyon ve intravenöz anesteziklerinin, ameliyathanedeki atıkların ve tüketilen enerjinin çevreye olan etkilerini belirlemek ve bu etkilerin azaltılmasına yönelik öneriler sunmaktır.
Due to changes in air pollution, rising temperatures, flooding, drought, and the development of vector-borne diseases, anthropogenic climate change is one of the most serious threats to human health in the twenty-first century. Hospital healthcare services contribute to environmental pollution by emitting carbondioxide and other greenhouse gases, which are responsible for a significant amount of climate change. Operating rooms are the most highly resource-intensive component of a hospital, using significant quantities of waste as well as three to six times the amount of electricity as the rest of the facility. The goal of this review is to evaluate the environmental implications of inhalation and intravenous anesthetics, as well as waste and energy consumption in the operating room, and to provide practical recommendations for reducing these impacts.

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
6.
Modifiye Yale Preoperatif Anksiyete Skalasının 0-2 Yaş Türk Çocuklarında Geçerlilik ve Güvenirliliği
Validity and Reliability of the Modified Yale Preoperative Anxiety Scale in Turkish Children Aged 0-2
Barış Canbek, Handan Birbicer, Suleyman Demirel
doi: 10.54875/jarss.2023.94220  Sayfalar 267 - 276 (270 kere görüntülendi)
Amaç: Ebeveynden ayrılma, kötü bir anestezi öyküsü, ameliyathane ve tüm invaziv işlemler çocuk hastalarda psikolojik travmalara neden olabilmektedir. Bu olumsuz etkiler göz önüne alındığında farmakolojik ve fizyolojik değerlendirme kadar ameliyat öncesi dönemde psikolojik değerlendirme ve desteğin de önemli olduğu görülmektedir. Bu çalışmada Değiştirilmiş Yale Preoperatif Anksiyete Ölçeğinin (mYPAS) kısa formunun 0-2 yaş arası Türk çocuklarında geçerlilik ve güvenilirliğini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Mersin Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayı alındıktan sonra 0-2 yaş arası 264 çocuk hasta çalışmaya alındı. Medyan yaş 13,5 aydı (aralık 0,6-24 ay). 200 hastaya mYPAS ve 64 hastaya Konfor davranış ölçeği kullanıldı. Değerlendirmeler oyun odasında ve ameliyathanede olmak üzere üç farklı gözlemci tarafından iki kez yapıldı. Gözlemciler; yetkin pediatrik anestezi uzmanı, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı 5. yıl asistanlarıydı.
Bulgular: Üç gözlemci arasındaki uyumu değerlendirmek için hesaplanan ICC (Sınıf İçi Korelasyon Katsayısı) değeri çocuk oyun odasında yapılan ölçümler için 0,9857 (%95 CI 0,9748-0,9865), ameliyathanede yapılan ölçümler için 0,9902 (95% Cl 0.9894-0.9912) olarak bulundu. Çalışmamızda, ≥ 1 yaş grubunda sedasyon almayanların < 1 yaş grubuna göre daha yüksek anksiyete belirtileri gösterdiği saptandı (p<0,05).
Sonuç: Değiştirilmiş Yale Preoperatif Anksiyete Ölçeğinin Türkçe versiyonunun 0-2 yaş Türk çocuklarında ameliyat öncesi kaygı düzeylerinin değerlendirilmesinde yüksek geçerlilik ve güvenilirlikle kullanılabileceği belirlenmiştir. Ameliyat öncesi kaygı düzeyi birçok faktöre bağlı olarak artış gösterebilir. Çalışmamızda özellikle aile faktörü üzerinde duruldu ve aile tipi, anne eğitimi ve ailenin sosyoekonomik düzeyinin ameliyat öncesi kaygıda önemli olduğu belirlendi.
Objective: Separation from parents, a bad anaesthesia history, the operating room and all invasive procedures may cause psychological trauma in pediatric patients. Given these negative effects, it is seen that psychological evaluation and support in the preoperative period are as important as pharmacological and physiological evaluation. In this study, we aimed to evaluate the validity and reliability short form of the The modified Yale Preoperative Anxiety Scale (mYPAS) in Turkish children aged 0-2.
Methods: After obtaining the ethical approval of Mersin University Clinical Research Ethics Committee, 264 pediatric patients aged 0-2 were included. Median age was 13.5 months (range 0.6-24 months). We used mYPAS for 200 patients and Comfort Behavior Scale for 64 patients. Evaluations were made twice by three different observers, in the playroom and in the operation room. Observers were pediatric anesthetist and 5th year residents of the Department of Anesthesiology and Reanimation.
Results: The ICC (Intraclass Correlation Coefficient) value calculated to evaluate the agreement between the three observers was 0.9857 (95% CI 0.9748-0.9865) for the measurements made in the children’s playroom, and for the measurements made in the operation room was 0.9902 (95% CI 0.9894-0.9912). It was determined that those who were not sedated in the age group ≥ 1 years old had higher anxiety symptoms than those in the age group < 1 years old (p<0.05).
Conclusion: It has been determined that the Turkish version of mYPAS can be used with high validity and reliability to evaluate preoperative anxiety levels in Turkish children aged 0-2 years. Preoperative anxiety levels may increase depending on many factors. In our study, we focused on the family factor, and it was shown that the effects of mother education, socioeconomic level, and nuclear family type on the preoperative anxiety of children were important.

7.
Propofolün Farklı Konsantrasyonlarının Rat Akciğer Mezenkimal Kök Hücreler Üzerindeki Etkisi
Effect of Different Propofol Concentrations on Rat Lung Mesenchymal Stem Cells
Sibel Catalca, Julide Ergil, Ferda Alpaslan Pinarli, Meral Saban Tiryaki, Ozlem Ozmete
doi: 10.54875/jarss.2023.05900  Sayfalar 277 - 283 (184 kere görüntülendi)
Amaç: Akciğer mezenkimal kök hücreleri (AMKH), organ bütünlüğünün korunmasında ve iyileşme süreçlerinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle akciğer hastalığı olan hastalarda bu hücrelerin sayı ve fonksiyonuna zarar verilmemesi son derece önemlidir. Akut veya kronik akciğer hastalığı olan hastalarda anestezi veya sedasyon ihtiyacı nedeniyle propofol uygulanabilir. Bu çalışmada, propofolün AMKH üzerindeki sitotoksik/proliferatif etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: İn vitro ortamda üretilen mezenkimal kök hücrelere 25 µM (Grup P25), 50 µM (Grup P50), 100 µM propofol (Grup P100) veya 0 µM propofol (Grup P0) eklendi. Propofol eklendikten sonraki 6., 24., 48. ve 72. saatlerde hücre proliferasyon eğrisi ve normalize hücre indeksi değerleri xCELLigence real-time cell analyzer cihazından elde edildi.
Bulgular: Normalize hücre indeksi değerleri 6., 24., 48. ve 72. saatlerde Grup P100’de P25’e göre daha düşüktü. Normalize hücre indeksi değerleri, sadece 24. saatte ve Grup P100’de Grup P0’a göre daha düşüktü (p=0,001), ancak bu etkinin sonraki saatlerde devam etmediği görüldü.
Sonuç: Propofol yüksek dozlarda kullanıldığında sitotoksik etkiye sahiptir, ancak bu etkinin kalıcı olmadığı görülmüştür. Bu nedenle propofol anestezi ve yoğun bakım uygulamaları sırasında kullanılabilir ancak mümkün olan en düşük dozun tercih edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Objective: Lung mesenchymal stem cells (LMSCs) play important roles in the maintenance of organ integrity and healing processes. It is important not to harm or decrease LMSCs, especially in patients with lung diseases. Propofol may be administered to patients with acute or chronic lung diseases due to the need for anesthesia or sedation. We aimed to investigate the cytotoxic/proliferative effects of propofol on LMSCs.
Methods: The mesenchymal stem cells were subjected to propofol at 25 µM (Group P25), 50 µM (Group P50), 100 µM (Group P100), or 0 µM (Group P0). The values of the cell proliferation curve and the normalized cell index at the 6th, 24th, 48th, and 72nd hours after propofol administration were obtained with the xCELLigence Real-Time Cell Analyzer system.
Results: The normalized cell index values were lower in Group P100 compared to Group P25 at the 6th, 24th, 48th, and 72nd hours. They were also lower in Group P100 compared to Group P0 (p=0.001) at the 24th hour, but this effect was not seen at the following time points.
Conclusion: The cytotoxic effect of 100 µM propofol was observed only after 24 hours and this effect was temporary. Therefore, propofol can be used during anesthesia practices, but we recommend using the lowest dose possible.

8.
Kardiyak Cerrahi Sonrası Akut Karaciğer Hasarı: Retrospektif Gözlemsel Çalışma
Acute Hepatic Injury Following Cardiac Surgery: Retrospective Observational Study
Aslihan Aykut, Emine Nilgun Zengin, Zeliha Asli Demir
doi: 10.54875/jarss.2023.50133  Sayfalar 283 - 290 (588 kere görüntülendi)
Amaç: Kardiyopulmoner bypass (KPB) ve kardiyak cerrahi, vücut organları üzerinde çok sayıda sistemik etkiye sahip olabilir. Bu retrospektif çalışmanın amacı bu değişikliğin karaciğer enzimleri üzerindeki etkisini araştırmaktır.
Yöntem: On-pump koroner arter bypass greftleme (KABG) uygulanan 390 hastanın demografik verileri, komorbiditeler, preoperatif ve postoperatif laboratuvar verileri, intraoperatif kross klemp ve KPB süreleri, kan ve kan ürünü transfüzyonları, sıvı balansı, retrospektif olarak tarandı. Postoperatif alanin transaminaz değerine göre iki kat ve daha fazla artış görülmesi akut hepatik hasar (Grup AHI) olarak kabul edildi. Akut hepatik hasar bağımsız prediktörlerinin bulunması için çok değişkenli lojistik regresyon yapıldı.
Bulgular: Grup AHI’de vücut kitle indeksi ve hiperlipidemi ile diabetes mellitusu olan hasta oranı anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Benzer şekilde intraoperatif dönemde taze donmuş plazma (TDP), trombosit transfüzyonu ve insülin, dopamin ve adrenalin ihtiyacı AHI grubunda daha yüksek bulundu (p<0,05). Grup AHI’da KPB süresi daha uzun ve toplam idrar hacmi daha azdı (p<0,05). Kardiyopulmoner bypass pompasından ayırmada intraaortik balon pompası (İABP) ve/veya ekstrakorporeal membran oksijenasyonu (ECMO) ihtiyacı Grup AHI’de daha fazla hastada görüldü (p=0,021). Çok değişkenli lojistik regresyon analiz sonuçlarına göre, hiperlipimedisi olan hastalarda 2,27 (1,144-4,543, %95 CI, p=0,019), intraoperatif 3-4 ünite TDP ihtiyacı olan hastalarda 2,84 (1,077-7,494, %95 CI, p=0,035) ve KPB çıkışı İABP ve/veya ECMO ihtiyacı olan hastalarda 4,37 (1,107-17,264, %95 CI, p=0,035) kat fazla AHI görülme riski vardı.
Sonuç: Hiperplidemi, TDP transfüzyonu ve İABP ve/veya ECMO ihtiyacı ile kardiyak cerrahi sonrası AHI arasında sağlam bir ilişki vardır.
Objective: Cardiopulmonary bypass (CPB) and cardiac surgery can have multiple systemic effects on the patient. This retrospective study aims to investigate the effect of this change on liver enzymes.
Methods: Demographic data, comorbidities, preoperative and postoperative laboratory data, intraoperative cross-clamp and CPB duration, blood and blood product transfusions, and fluid balance of 390 patients who underwent on-pump coronary artery bypass grafting (CABG) were retrospectively reviewed. Patients with a twofold or greater increase in postoperative alanine transaminase were considered to have an acute hepatic injury (Group AHI). Multivariate logistic regression was performed to find independent predictors for AHI.
Results: Body mass index, hyperlipidemia, and diabetic patients were significantly higher in group AHI (p<0.05). Similarly, fresh frozen plasma (FFP) transfusion, platelet transfusion, and the need for insulin, dopamine, and adrenaline were observed to be higher in the AHI group in the intraoperative period (p<0.05).Cardiopulmonary bypass time was longer and total urine volume was less in Group AHI (p<0.05). The need for intraaortic balloon pump (IABP) and/or extracorporeal membrane oxygenation (ECMO) on weaning from the CPB pump was seen in more patients in Group AHI (p=0.021). According to the results of multivariate logistic regression analysis, it was determined that the risk of AHI is 2.27 (1.144-4.543, 95% CI, p=0.019) times higher in hyperlipidemic patients, 2.84 (1.077-7.494, 95% CI, p=0.35) times higher in patients who need intraoperative 3-4 units of FFP, and 4.37 (1.107-17.264, 95% CI, p=0.035) times higher in patients who need IABP and/or ECMO after CPB.
Conclusion: There is a strong relationship between AHI after cardiac surgery and hyperplidemia, FFP transfusion, and the need for IABP and/or ECMO.

9.
Böbrek Transplantasyonunda Ortalama Arter Basıncı Kontrolünün Erken Dönem Greft Fonksiyonu Üzerindeki Etkisi
Mean Arterial Pressure Control Impact on Early Graft Function in Kidney Transplantation
Mustafa Bajraktari, Rudin Domi
doi: 10.54875/jarss.2023.26056  Sayfalar 291 - 295 (264 kere görüntülendi)
Amaç: Son dönem böbrek hastalığı için böbrek transplantasyonu en iyi tedavi yöntemidir. Erken greft fonksiyonu böbrek nakli başarısı için kritik öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı ortalama arter basıncının (OAB) erken greft fonksiyonunu ve biyokimyasal sonuçları nasıl etkilediğini görmektir.
Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya Ocak 2007 ile Aralık 2022 tarihleri arasında, Arnavutluğun Tiran şehri Transplant Merkezi Hastanesinde canlı donörlerden böbrek transplante edilmiş hastalar dahil edildi. Bir grupta OAB 100 mmHg’nin üzerindeydi (68 hasta). İkinci grupta OAB 85-100 mmHg arasında (74 hasta) ve diğer grupta 85 mmHg’nin altında (52 hasta) idi. Ameliyat sonrası ilk üç gün ve altıncı günde serum kreatinininde düşüş miktarı takip edildi. Bu çalışmada istatistiksel hesaplama için korelasyon analizi, varyans analizi testi (ANOVA) ve çok değişkenli analiz tekniği kullanıldı.
Bulgular: Ameliyat sonrası birinci, ikinci ve üçüncü günlerde, birinci ve ikinci grupların ortalama serum kreatinin değerleri üçüncü grubun ortalama değerleriyle benzerdi. Klempin çıkarılması sırasındaki ortalama OAB birinci grup için 108,64 mmHg, ikinci grup için 95,28 mmHg ve üçüncü grup için 80,18 mmHg idi ve ortalama OAB 78 ila 118 mmHg arasında değişiyordu. Ameliyat sonrası birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı günlerde ilk iki grup arasında anlamlı bir fark yokken, ameliyat sonrası birinci, ikinci ve üçüncü günlerde üçüncü gruba kıyasla birinci ve ikinci gruplar arasında anlamlı farklar vardı.
Sonuç: Erken greft fonksiyonu ortalama OAB’nin 85 mmHg’den yüksek olmasını ve yeterli sıvı hidrasyonunu gerektirir.
Objective: For end-stage renal disease, kidney transplantation is the best therapy. Early graft function is critical for kidney transplant success. The purpose of this study was to see how mean arterial pressure (MAP) affected early graft function and biochemical outcomes.
Methods: This was a retrospective study of transplanted patients from live-related donors at the Transplant Center Hospital, Tirana, Albania, between January 2007 and December 2022.The patients divided based on their mean MAP. One group had MAP above 100 mmHg (68 patients). The second group had MAP between 85-100 mmHg (74 patients) and the other group MAP less than 85 mmHg (52 patients). Serum creatinine decrease was observed during the first three post-operative days and the sixth day. For statistical computation, correlation analysis, analysis of variance test (ANOVA), and multivariate analysis technique were used in this study.
Results: On the first, second, and third postoperative days, the first and second groups’ mean serum creatinine values were comparable to the third group’s mean values. The mean MAP at the time of declamping was 108.64 mmHg for the first group, 95.28 mmHg for the second group, and 80.18 mmHg for the third group. The mean MAP ranged from 78 to 118 mmHg. There was no significant difference between the first two groups on the first, second, third, and sixth postoperative days, but there were significant differences between the first and second groups compared to the third group on the first, second, and third postoperative days.
Conclusion: Early graft function requires a mean MAP greater than 85 mmHg and adequate fluid hydration.

10.
Ürolojik Cerrahi Sonrasında Akut Böbrek Hasarında Düşük Akım Anestezide Sevofluran ve Desfluranın Etkisi
The Effect of Sevoflurane and Desflurane on Low-flow Anesthesia in Acute Kidney Injury After Urological Surgery
Meryem Onay, Gulay Erdogan Kayhan, Ozlem Yilmaz, Semih Boyaci, Ata Ozen, Birgul Buyukkidan Yelken
doi: 10.54875/jarss.2023.71601  Sayfalar 296 - 303 (315 kere görüntülendi)
Amaç: Akut böbrek hasarı (ABH), nonkardiyak cerrahi sonrası postoperatif mortalite ve morbidite ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmada, özellikle renal fonksiyon bozukluğu yönünden artmış risk teşkil eden ürolojik cerrahilerde sevofluran (SEV) ve desfluranın (DES) düşük akım anestezide ABH üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya Ocak 2021- Aralık 2022 arasında sevoflurane ve desfluran ile düşük akım anestezi (1 L dk⁻¹) altında, en az 2 saat süren ürolojik cerrahi geçiren hastalar alındı. Hastaların cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi, ASA skoru, hipertansiyon ve diyabetes mellitus gibi komorbidite öyküsünü içeren demografik veriler incelendi. Preoperatif ve postoperatif 48. saat renal fonksiyon parametreleri ve operasyon özellikleri tarandı.
Bulgular: Çalışmaya toplam 99 hastanın verileri dahil edildi. Hastalar Grup SEV (n=51) ve Grup DES (n=48) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar arası demografik veriler, cerrahi operasyon ve preoperatif laboratuvar değerleri arasında fark yoktu. İntraoperatif kalp atım hızı, ortalama kan basıncı ve bispektral indeks değerlerinde gruplar arası fark yoktu. Postoperatif 48. saatte bakılan üre, kreatinin ve glomerüler filitrasyon hızı değerleri gruplar arası benzerdi. Akut böbrek hasarı yönünden gruplar arasında fark yoktu (Grup SEV: 12, Grup DES: 12, p=0,630).
Sonuç: Desfluran ile karşılaştırıldığında, düşük akım sevofluran anestezisinin, ürolojik cerrahilerde ABH gelişimi yönünden benzer etkiye sahip olduğu gözlendi.
Objective: Acute kidney injury (AKI) is associated with postoperative mortality and morbidity after noncardiac surgery. The present study is intended to evaluate the effect of sevoflurane (SEV) and desflurane (DES) on AKI in low-flow anesthesia, with a specific focus on urological surgeries known for their elevated risk of renal dysfunction.
Methods: This retrospective study included patients who underwent urological surgery lasting at least 2 hours under low-flow anesthesia (1 L min⁻¹) with SEV and DES between January 2021 and December 2022. Demographic data (age, body mass index, gender), American Anesthesiology Association physical classification (ASA), and history of comorbidities such as hypertension and diabetes mellitus, were evaluated. Additionaly, preoperative and 48th postoperative renal function parameters and operative characteristics, were examined.
Results: The study encompassed data from a total of 99 patients. The patients were divided into two groups: Group SEV (n=51) and Group DES (n=48). In terms of demographic data, operative characteristics, or preoperative laboratory results were no differences between the groups. Intraoperative heart rate, mean blood pressure, and bispectral index were similar in both groups. Urea, creatinine, and glomerular filtration rate values at the postoperative 48th hour were similar between the groups. The occurrence of AKI was not significantly different between Group SEV (n=12) and Group DES (n=12) (p=0.630).
Conclusion: Compared to desflurane, sevoflurane had a similar effect on the development of AKI in urological surgeries under low-flow anesthesia.

11.
Dorsal Kök Ganglion Pulse Radyofrekans ile Eş Zamanlı Uygulanan Transforaminal Epidural Enjeksiyonda Steroid ve Lokal Anestezik Kombinasyonu ile Tek Başına Lokal Anesteziğin Ağrı Üzerine Etkilerinin Karşılaştırılması
Comparison of the Effects of Steroid and Local Anesthetic Combination versus Local Anesthetic alone on Pain in Transforaminal Epidural Injection Applied Simultaneously with Dorsal Root Ganglion Pulse Radiofrequency
Ulku Sabuncu, Sukriye Dadali, Gulcin Babaoglu, Erkan Yavuz Akcaboy, Saziye Sahin, Seref Celik, Mustafa Yemliha Ayhan, Yagmur Can Dadakci
doi: 10.54875/jarss.2023.37039  Sayfalar 304 - 309 (208 kere görüntülendi)
Amaç: Bu araştırmanın amacı lomber radiküler ağrısı olan hastalarda, dorsal kök ganglionu pulse radyofrekans (DRG-PRF) uygulaması öncesi yapılan transforaminal enjeksiyonda (TFESI) steroid ve lokal anestezik (LA) kombinasyonunun, sadece lokal anesteziğe göre ağrı düzeyine etkilerini karşılaştırmaktır.
Yöntem: Çalışmaya toplam 124 hasta dahil edildi. Rutin işlem öncesi hazırlıkları takiben, Grup S’ye (steroid enjeksiyonu yapılan) (n=62) DRG-PRF öncesi 8 mg deksametazon ve %0,25’lik bupivakain içeren 5 mL solüsyonla TFESI uygulandı. Grup NS’ye (steroid uygulaması yapılmayan) (n=62) ise 5 mL %0,25’lik bupivakain ile TFESI uygulandı. Sonrasında ise her iki gruba da 4’er dakika 42°C, DRG-PRF uygulandı. Hastaların işlem öncesi, işlem sonrası 3.,6. hafta ve 3. ayda Visual Analog Skala (VAS) skorları kaydedildi.
Bulgular: Her iki grupta hastaların işlem öncesi VAS skorları, demografik verileri ve işlem uygulanan seviyeleri benzerdi. Grup NS’de 3., 6. hafta ve 3. ay VAS değerleri bazal değere göre anlamlı olarak farklı iken, kendi aralarında benzerdi (p<0,001, p>0,05). Grup S’de ise 3. hafta ve 3. ay VAS skorları anlamlı olarak farklı idi (p= 0,034). Her iki grupta da VAS’ta %50’den fazla azalma anlamlı ağrı kontrolü olarak kabul edildiğinde, gruplar arasında 3., 6. hafta ve 3. ayda fark yoktu (sırasıyla p=0,353, p=0,360 ve p=0,276).
Sonuç: Lomber radiküler ağrı tedavisinde, DRG-PRF uygulaması etkilidir. Transforaminal enjeksiyonda, steroid uygulanmayan grupta DRG-PRF’nin etkisinin daha uzun sürdüğü gözlenmiştir.
Objective: The aim of this study is to compare the effects of steroid and local anesthetic (LA) combination versus LA alone on pain in patients with lumbar radicular pain in transforaminal injection (TFESI) performed before dorsal root ganglion pulsed radiofrequency (DRG-PRF) treatment.
Methods: One hundred twenty-four patients were included in the study. Following routine pre-procedure preparations, Group S (steroid injection group) (n=62) was administered TFESI with 5 mL of a solution containing 8 mg dexamethasone and 0.25% bupivacaine before DRG-PRF. Group NS ( no-steroid injection group) (n=62) was administered TFESI with only 5 mL of 0.25% bupivacaine. Then, DRG-PRF was administered at 42°C and 4 minutes for both groups. The Visual Analog Scale (VAS) scores before the procedure and after the procedure at 3rd, 6th week, and 3rd month were recorded.
Results: The pre-procedural VAS scores, demographic data, and procedure level were similar in both groups. While VAS values at the 3rd, 6th weeks, and 3rd months were significantly different from the baseline in Group NS, they were similar to each other (p<0.001, p>0.05). In Group S, the VAS values at the 3rd week and 3rd month were significantly different (p=0.034). When more than 50% reduction in VAS was considered significant pain control in both groups, there was no difference at the 3rd, 6th weeks and 3rd months (p=0.353, p=0.360, and p=0.276, respectively).
Conclusion: Dorsal root ganglion pulsed radiofrequency application is effective in the treatment of lumbar radicular pain. The effect of DRG-PRF lasts longer in the group without steroid administration during TFESI.

12.
Anestezi ve Yoğun Bakım Ünitelerinin Vazgeçilmezi: End-Tidal Karbon Dioksit ve Kapnografi: 1980-2022 Döneminde Bir Bibliyometrik Analiz
Indispensable for Anesthesia and Intensive Care Units: End-Tidal Carbon Dioxide and Capnography: A Bibliometric Analysis during 1980-2022
Emine Nilgun Zengin, Yusuf Ozguner
doi: 10.54875/jarss.2023.57070  Sayfalar 310 - 324 (365 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışmada end-tidal karbondioksit (ETCO₂) ve kapnografi konusunda geçmişten günümüze çeşitli bibliyometrik atıf analiz yöntemleri kullanılarak en çok atıf alan ilk 50 yayının belirlenmesi ve ortak atıf analizleri ile konunun düşünce yapısının ortaya konulması amaçlanmıştır. Ayrıca bu alanda en aktif yazarları, kurumları, dergileri, ülkeleri belirlemeyi ve küresel verimliliği niceliksel olarak ortaya koymayı amaçladık.
Yöntem: Web of Science veri tabanından ETCO₂ ile ilgili 1980 ile 2022 yılları arasında yayınlanan toplam 2508 yayın indirildi ve alıntı ve ortak alıntı analizleri kullanılarak analiz edildi. Atıf ve ortak atıf analizleri için VOSviewer (Sürüm 1.6.19) yazılımından yararlanılmış ve bibliyometrik ağ görselleştirme haritaları oluşturulmuştur.
Bulgular: En yüksek ETCO₂ yayın üretkenliğine sahip ilk 3 ülke ABD (1008), İngiltere (220) ve Kanada'dır (118). İlk 3 dergi Anesthesia and Analgesia (148), Anaesthesia (127) ve Anesthesiology (89) idi. En aktif kurumlar Birleşik Krallık Araştırma Kütüphaneleri (98), Harvard Üniversitesi (80) ve Kaliforniya Üniversitesi (71) idi. İlk 3 yazar Petak F. (22), Tusman G. (22) ve Weil MH idi. (19). Toplam atıf bakımından ilk 50 makalenin atıf sayısı 83 ile 448 arasında değişirken, yıllık ortalama atıf sayısı 5,39 ile 16,23 arasında değişmektedir. En çok atıf yapılan ilk 50 makale içerisinde en çok yayına sahip olan ilk iki dergi Annals of Emergency Medicine (8 makale) ve Anesthesia and Analgesia (4 makale) idi.
Sonuç: Küresel olarak geçmişten günümüze ETCO₂ ile ilgili yayınlarda artan bir trend gözlemlenmektedir. Literatürde ETCO₂ geliştirilmesindeki araştırma liderliği, ağırlıklı olarak ekonomik açıdan güçlü gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler tarafından yapılmaktadır. Alıntı ve ortak alıntı analizlerinin değerlendirilmesi, ETCO₂/kapnografi ile ilgili en etkili çalışmaların sedasyon, endotrakeal entübasyon, kardiyopulmoner resüsitasyon (CPR)/kardiyak arrest ve ölü boşluk konularına odaklandığını ortaya koymaktadır.
Objective: In this study, we aimed to determine the most cited first 50 publications on end-tidal carbon dioxide (ETCO₂) and capnography from past to present using various bibliometric citation analysis methods, and to reveal the intellectual structure of the subject through co-citation analysis. Additionally, we aimed to identify the most active authors, institutions, journals, and countries in this field, and to demonstrate global productivity quantitatively.
Methods: A total of 2508 publications on ETCO₂ published between 1980 and 2022 were downloaded from the Web of Science database and analyzed using citation and co-citation analyses. VOSviewer (Version 1.6.19) software was utilized to perform citation and co-citation analyses, and bibliometric network visualization maps were created.
Results: The top 3 countries with the highest publication productivity in ETCO₂ research were the USA (1008), England (220), and Canada (118). The top 3 journals were Anesthesia and Analgesia(148), Anaesthesia (127), and Anesthesiology (89). The most active institutions were Research Libraries UK (98), Harvard University (80), and The University of California System (71). The top 3 authors were Petak F. (22), Tusman G. (22), and Weil MH. (19). The citation density of the top 50 articles in terms of total citations ranged from 83 to 448, while the average citation density per year ranged from 5.39 to 16.23. Among the top 50 most cited articles, the first two journals with the most publications were Annals of Emergency Medicine (8 articles) and Anesthesia and Analgesia (4 articles).
Conclusion: Globally, an increasing trend in publications on ETCO₂ can be observed from the past to the present. Research leadership in the development of ETCO₂ literature is predominantly held by economically strong developed or developing countries. Evaluation of citation and co-citation analyses reveals that the most influential studies on ETCO₂/capnography focus on sedation, endotracheal intubation, cardiopulmonary resuscitation (CPR)/cardiac arrest, and dead space topics.

13.
Laparoskopik Kolorektal Cerrahi Geçiren Hastalarda Epidural Analjezinin Pleth Değişkenlik İndeksi ile Hedefe Yönelik Sıvı Tedavisi Üzerine Etkisi
Effect of Epidural Analgesia on Goal-Directed Fluid Therapy with Pleth Variability Index in Patients Who Underwent Laparoscopic Colorectal Surgery
Ayse Ceren Doganozu, Onat Bermede, Cihangir Akyol, Necmettin Unal
doi: 10.54875/jarss.2023.68725  Sayfalar 325 - 332 (206 kere görüntülendi)
Amaç: ERAS protokolünün en kritik parametrelerinden biri perioperatif sıvı yönetimidir. Hedefe yönelik sıvı tedavisinin bu açıdan pek çok avantajı vardır. Bu çalışmada laparoskopik abdominal cerrahi geçiren hastalarda epidural analjezinin intraoperatif sıvı replasmanı ve postoperatif derlenme üzerine etkisinin olup olmadığını incelemeyi amaçladık.
Yöntem: Genel anestezi altında elektif laparoskopik kolon cerrahisi uygulanan 18-75 yaş arası ASA I-III 46 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar epidural analjezi uygulananlar ve epidural analjezi uygulanmayanlar (intravenöz, IV analjezi grubu) olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grupta da Pleth Değişkenlik İndeksi (PVI) monitorizasyonu ile amaca yönelik sıvı tedavisi düzenlendi.
Bulgular: Verilen sıvı miktarı ve hemodinamik parametreler açısından gruplar arasında fark yoktu. İntraoperatif PVI trendi, IV analjezi grubunda stabilken, epidural analjezi grubunda anlamlı olarak azaldı. (p=0,03). Epidural analjezi grubunda ameliyat sonundaki vücut sıcaklığı, başlangıca göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,001). Ancak IV analjezi grubunda vücut sıcaklığında anlamlı değişiklik gözlenmedi (p=0,182). Gruplar arasında hastanede kalış süresi, postoperatif komplikasyonlar ve klinik iyileşme süresi açısından fark yoktu.
Sonuç: Genel anestezi altında yapılan laparoskopik kolorektal cerrahide epidural analjezi uygulamasının Iv analjezi grubuna göre hedefe yönelik sıvı tedavisi, postoperatif süreç ve derlenme süresi açısından bir avantajı yoktur. Pleth Değişkenlik İndeksi’nin intraoperatif sıvı tedavisi optimizasyonundaki etkinliği için daha ayrıntılı değerlendirmelere ihtiyaç vardır.
Objective: One of the most critical parameters of the ERAS protocol is perioperative fluid management. Goal-directed fluid therapy has advantages in this respect. We aimed to observe whether the epidural analgesia has an effect on intraoperative fluid replacement and postoperative recovery in patients who underwent major abdominal surgery in this study.
Methods: Forty-six patients who underwent elective laparoscopic colon surgery under general anesthesia, aged 18-75, ASA I-III, were included in the study. The patients were divided into two groups as those who received epidural analgesia and those who did not receive epidural analgesia (intravenous, IV analgesia group). Goal-directed fluid therapy was arranged with Pleth Variability Index (PVI) monitoring in both groups.
Results: There was no difference in the amount of the fluid administered and the hemodynamic parameters between the groups. Intraoperative PVI trend significantly decreased in the epidural group while it was stable in the IV analgesia group. (p=0.03). Body temperature was significantly lower at the end of the surgery compared to the beginning of the epidural analgesia group (p<0.001). But no significant change n body temperature was observed in the IV analgesi group (p=0.182). There was no difference between groups in terms of hospital length of stay, postoperative complications, and clinical recovery time.
Conclusion: The administration of epidural analgesia does not have an advantage in comparison to the iv analgesia group in terms of targeted fluid therapy and the postoperative process and recovery time in laparoscopic colorectal surgery performed under general anesthesia. More detailed evaluations are needed for the effectiveness of PVI in intraoperative fluid therapy optimization.

14.
Ağrı Tanımı ve Yönetimi Konusunda Sağlık Profesyoneli Bilgisi, Kısa Kursların Ön Test ve Son Test Sonuçları
Healthcare Professional Knowledge on Pain Definition and Management, Pre-test and Post-test Results of Short Courses
Mesut Bakir, Sebnem Rumeli, Arzu Ozel
doi: 10.54875/jarss.2023.25152  Sayfalar 333 - 338 (228 kere görüntülendi)
Amaç: Çoğu sağlık çalışanı, ağrı yönetimi becerilerini çalışma hayatında edinir. Genellikle iş hayatında bir ekip olarak çalışmak için hazırlıksızlardır. Bu çalışma, yardımcı sağlık profesyonelleri arasında ağrı yönetimi bilgisini ve ağrı yönetimi konusundaki mezuniyet sonrası eğitim gereksinimlerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Yöntem: Bu çalışma, 1 Nisan 2021-15 Haziran 2021 tarihleri arasında prospektif anket/ölçek çalışması olarak yapılmıştır. Etik kurul onayı alınarak, üniversite hastanemizin tüm servislerinde görev yapan hemşire, ebe, sağlık memuru ve anestezi teknikeri olmak üzere toplam 578 yardımcı sağlık personeli ile görüşülmüştür.
Bulgular: Katılımcılara temel ağrı tanımları soruldu. Eğitim sonrasında Vizüel Analog Skalanın (VAS) doğru değerlendirilmesinde (p<0,001) ve nöropatik ağrı tanımlarında (p<0,001) anlamlı artış görüldü. Katılımcıların opioid veriliş yollarına ilişkin bilgisi grup 1’de %44,6’dan (n=164) grup 2’de %65,7’ye (n=251) yükseldi (p<0,001). Kronik ağrıda meperidin/petidin kullanılmadığını bilen katılımcılar grup 1’de %14,1 (n=52), grup 2’de %38,5 (n=147) idi (p<0,001).
Sonuç: Ağrı eğitimi almamış ya da bilgisi yenilenmemiş sağlık personelleri ile uygun ağrı yönetimini sağlamanın zor olduğunu düşünüyoruz. Ancak mezuniyet sonrası ağrı yönetimi eğitimi ile kavrama ve farkındalık geliştirilebilir.
Objective: Most medical professionals pick up pain management skills on the job and are frequently unprepared to work as a team in the real world. This study aims to assess the knowledge of pain management among allied health professionals and their post-graduation training requirements in pain management.
Methods: A prospective survey/scale study was conducted between April 1, 2021, and June 15, 2021. A total of 578 allied health professionals, including nurses, midwives, health officers, and anaesthetic technicians who work in all wards of our university hospital, were enrolled with the ethics committee’s approval.
Results: Participants were asked about basic pain definitions. Following education, there was a significant increase in the correct assessment of visual analog scale (VAS) (p<0.001) and neuropathic pain definitions (p<0.001). Participants’ knowledge of opioid administration routes significantly increased from 44.6% (n=164) in group 1 to 65.7% (n=251) in group 2 (p<0.001). Participants who were aware that meperidine/pethidine would not be used in chronic pain were 14.1% (n=52) in group 1 and 38.5% (n=147) in group 2 (p<0.001).
Conclusion: We think that it is difficult to provide appropriate pain management with healthcare professionals who have not received pain training or whose knowledge has not been renewed. However, comprehension and awareness can be improved with post-graduation pain management education.

15.
Perioperatif Hipotermi ve İlişkili Faktörler: Prospektif Kohort Çalışma
Perioperative Hypothermia and Associated Factors: A Prospective Cohort Study
Yavuz Kelleci, Ruslan Abdullayev, Gul Cakmak, Haluk Ozdemir, Tumay Umuroglu, Ayten Saracoglu
doi: 10.54875/jarss.2023.29964  Sayfalar 339 - 348 (314 kere görüntülendi)
Amaç: Perioperatif hipotermi, koagülopati, azalmış bağışıklık fonksiyonları, uzamış ilaç klirensi ve kardiyovasküler komplikasyonlar dahil olmak üzere birçok sonucu olan zararlı bir durumdur. Bu çalışmada genel anestezi sırasında perioperatif hipotermi insidansını, ilişkili risk faktörlerini ve sonuçlarını göstermeyi amaçladık.
Yöntem: Bu prospektif kohort çalışma için, bir aylık bir süre içinde genel anestezi altında herhangi bir elektif operasyon planlanan Amerikan Anesteziyologlar Derneği fiziksel durumu I-III olan 18-75 yaş arası hastalar alındı. Hastaların vücut sıcaklıkları preoperatif ünitede, ameliyat salonunda indüksiyondan önce, operasyonun ikinci saatinde, operasyon sonunda; ameliyat sonrası derlenme ünitesinin girişinde ve çıkışında tıbbi kızılötesi termometre kullanılarak ölçüldü. Hastaların demografik ve hemodinamik özellikleri, cerrahi büyüklükleri, ameliyat ve anestezi süreleri, ısıtma yöntemleri, hastane ve yoğun bakım ünitesin (YBÜ) yatış süreleri kaydedildi.
Bulgular: Kayıtlı 290 hastanın altmış beşinde (%22,4) perioperatif hipotermi gelişti. Anestezi ve cerrahi süresi hipotermili hastalarda daha uzundu (p<0,001). Hastaların hastanede kalış süreleri de hipotermisi olan hastalarda daha uzundu (p<0,001). Hipotermili hastaların yoğun bakıma yatışları normotermili hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%2,7’ye karşı %9,2, p=0,030).
Sonuç: Perioperatif hipotermi, bu bağlamda yayınlanan birçok klinik uygulama kılavuzuna rağmen sorun olmaya devam etmektedir. Orta büyüklükte ve majör tip ameliyatlar daha fazla perioperatif hipotermi ile sonuçlandı. Perioperatif hipotermi, daha uzun operasyon ve anestezi süreleri, hastanede kalış süreleri ve daha yüksek YBÜ yatışları ile de anlamlı şekilde ilişkiliydi. Hipotermiyi önlemek için perioperatif dönem boyunca rutin monitörizasyon ve aktif ısıtma yapılmalı, bu konuda güncel uygulama kılavuzları takip edilmelidir.
Objective: Perioperative hypothermia is deleterious with many consequences, including coagulopathy, decreased immune functions, prolonged drug clearance, and cardiovascular complications. In this study we aimed to demonstrate the incidence of perioperative hypothermia during general anesthesia, its associated risk factors, and outcomes.
Methods: For this prospective cohort study patients aged 18-75 years with American Society of Anesthesiologists physical status I-III scheduled for any elective operation under general anesthesia in a one-month period were recruited. The patients’ body temperatures were measured in the preoperative unit, in the operating theatre before induction, at the second hour of the operation, at the end of the operation, at the postoperative recovery unit admission, and discharge using a medical infrared thermometer. The patients’ demographic and hemodynamic characteristics, magnitudes of surgery, surgery and anesthesia durations, warming methods, hospital and Intensive Care Unit (ICU) length of stays were recorded.
Results: Sixty five out of 290 enrolled patients (22.4%) developed perioperative hypothermia. Anesthesia and surgery time was longer in patients with hypothermia (p<0.001). Hospital length of stay of the patients was also longer in the patients with hypothermia (p<0.001). Intensive care unit admission of the patients with hypothermia was significantly higher compared with those with normothermia (2.7 vs 9.2%, p=0.030).
Conclusion: Perioperative hypothermia continues to be a challenge despite many published clinical application guidelines in this context. Intermediate and major type surgeries resulted in more perioperative hypothermia. Perioperative hypothermia was significantly associated with longer operation and anesthesia durations, hospital length of stays, and higher ICU admissions as well. Routine monitoring and active warming should be performed throughout the perioperative period to prevent hypothermia and current practice guidelines should be followed.

16.
Türkiye’de Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniklerinde Görev Yapan Hekimlerin Hızlı Seri Entübasyon Konusundaki Bilgi, Beceri ve Uygulamalarının Değerlendirilmesi: Anket Çalışması
Evaluation of the Knowledge, Skills and Practices on Rapid Sequence Intubation of Physicians Working in Anesthesiology and Reanimation Clinics in Turkey: Survey Study
Feyza Çalışır
doi: 10.54875/jarss.2023.72602  Sayfalar 349 - 356 (301 kere görüntülendi)
Amaç: Hızlı seri entübasyon (HSE) anestezi, acil tıp ve yoğun bakım hekimleri tarafından hava yolunun hızlı kontrol altına alınması gereken durumlarda kullanılır. Pulmoner aspirasyon riski olan hastalarda, yetersiz ventilasyon nedeniyle akut solunum yetmezliği gelişmiş hastalarda ve mental durum bozukluğuna bağlı hava yolunun korunması gereken durumlarda HSE endikasyonu doğar. Hızlı seri entübasyonda apneik ve havayolunun korumasız olduğu süreler ile pulmoner aspirasyonla ilişkili risklerin en aza indirilmesi hedeflenir. Çalışmanın amacı Türkiye genelinde Anesteziyoloji ve Reanimasyon kliniklerinde çalışan hekimlerin yetişkin ve pediatrik hastaların HSE’si konusunda bilgi, beceri ve tutumlarını değerlendirmektir.
Yöntem: Çalışmada, yetişkin ve pediatrik hastaların HSE’si hakkında sorulardan oluşan anket formu anestezi uzmanlarına gönderilerek yanıtlamaları istenmiştir.
Bulgular: Bu ankette katılımcıların %38,1’i araştırma görevlisi, %40,5’i uzman hekim, %21,4’ü öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Hızlı seri entübasyon yönetimi konusunda yeterliliğine “kesinlikle katılıyorum” ve “katılıyorum” cevapları sırayla %16,7 ve %50 idi. Çalıştığı klinikte HSE için mevcut bir protokolü olan katılımcı oranı sadece %38,1 idi. Yetişkin hastalarda HSE endikasyonu en sık akut batın (%78,6) iken, pediatrik hastalarda regürjitasyon ve aspirasyon riskinin yüksek olduğu durumlar (%97,6) olarak yanıtlandı.
Sonuç: Türkiye’de anestezi uzmanlarının HSE konusunda standart yazılı bir protokolü yoktur. Fakat pratikte deneyime dayalı uygulamaları benzerdir. Hızlı seri entübasyonda yetişkin ve pediatrik hasta grupları için yaklaşımlar da benzerdir. Hızlı seri entübasyon pratiği uygulayıcının tecrübesi, uygulama yeri ve vaka türüne göre değişkenlik gösterebilir. Fakat HSE konusunda yapılacak çalışmaların bulguları ile kanıta dayalı yönergelerden oluşturulan standart bir HSE protokolü uygulayıcılar için yararlı olabilir.
Objective: Rapid serial intubation (RSI) is used by anesthesia, emergency medicine and intensive care physicians when rapid airway control is required. Rapid serial intubation is indicated in patients at risk of pulmonary aspiration, in patients with acute respiratory failure due to inadequate ventilation, and in cases where airway protection is required due to mental status impairment. Rapid serial intubation aims to minimize apneic and unprotected airway periods and the risks associated with pulmonary aspiration. The aim of the study is to evaluate the knowledge, skills and attitudes of physicians working in Anesthesiology and Reanimation clinics across Turkey on RSI of adult and pediatric patients.
Methods: In the study, an questionnaire consisting of questions about RSI in adult and pediatric patients was sent to anesthesia specialists to be answered.
Results: In this questionnaire 38.1% of the participants were research assistants, 40.5% were specialist physicians, and 21.4% were faculty members. Regarding their competence in RSI management, 16.7% strongly agreed and 50% agreed. The participant ratio with an existing RSI protocol in the clinic under study was only 38.1%. While the most common indication for RSI in adult patients was acute abdomen (78.6%), in pediatric patients, it was situations with high risk of regurgitation and aspiration (97.6%).
Conclusion: Anesthesiologists in Turkey do not have a standard written protocol for RSI. But in practice, their applications based on experience are similar. Approaches for adult and pediatric patient groups in RSI are also similar. The practice of RSI may vary based on the practitioner’s experience, the setting of application, and the type of cases encountered. However, the findings of studies on RSI and a standardized RSI protocol based on evidence-based guidelines could be beneficial for practitioners in the field of anesthesia.

17.
Koroner Arter Bypass Greftleme Öncesinde İntravenöz Demir Desteğinin Etkisi
Impact of Intravenous Iron Supplementation Before Coronary Artery Bypass Grafting
Mehmet Cahit Saricaoglu, Onat Bermede
doi: 10.54875/jarss.2023.33603  Sayfalar 357 - 362 (202 kere görüntülendi)
Amaç: Mevcut çalışmalarda, preoperatif anemi varlığı yüksek eritrosit süspansiyonu transfüzyonu, uzamış hastanede kalış süresi, akut böbrek hasarı, miyokard infarktüsü, inme ve artmış mortaliteyi içeren sorunlu perioperatif dönemle ilişkili bulunmuştur. Bu retrospektif çalışmanın amacı elektif koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif intravenöz demir desteğininin postoperatif olumsuz olaylar üzerine etkisini incelemektir.
Yöntem: Tek merkezli, retrospektif, gözlemsel bu çalışmada, 2016-2019 yılları arasında KABG yapılan hastalar araştırılmıştır. On sekiz yaş üzeri, demir eksikliği anemisi olan (DEA) ve elektif KABG yapılmış hastalar bu çalışmaya dahil edilmiştir.
Bulgular: Bu çalışma popülasyonunun ortanca yaşı 66 (39-80) olup, 84 (%51.2)’ü erkeklerden oluşmaktadır. Preoperatif demir desteği alanlar istatistiksel olarak daha kısa hastanede kalış süresi ve daha düşük hastane mortalitesi ile ilişkili bulunmuştur. Demir desteği almayan DEA olan hastalarda ameliyat sonrası daha fazla eritrosit süspansiyonu transfüzyonu gerekmiştir. İzole KABG yapılan DEA olan hastalarda demir desteği bağımsız olarak hastane mortalitesi riskinin azalması ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca preoperatif hemoglobin düzeyindeki 1 birim azalmanın, mortalite riskini 1,8 kat artırdığı görülmüştür.
Sonuç: Bu çalışmada, ameliyat öncesi intravenöz demir desteğinin, daha kısa hastanede kalış süresi ve perioperatif dönemde kırmızı kan hücresi transfüzyonu gereksinimlerinin azalması ile ilişkili olduğu bulundu. Demir ile önceden tedavi edilmiş hastalarda hastane içi mortalite anlamlı derecede düşüktü.
Objective: Current studies, link preoperative anemia to problematic perioperative period, including higher rates of red blood cell transfusion need, longer hospital stay time, higher rates of acute kidney injury, myocardial infarction, stroke and increased mortality. The aim of this retrospective study was to analyze the impact of preoperative intravenous supplementation of iron on postoperative adverse events in patients undergoing elective coronary artery bypass grafting (CABG).
Methods: This single center, retrospective, observational study investigated patients who underwent CABG surgery between 2016-2019. The patients, who were above 18 years old, had iron deficiency anemia (IDA) and underwent elective isolated CABG surgery were included in this study.
Results: Population of this study was consisted of 84 (51.2%) men and the median age of the whole population was 66 (39-80) years old. Preoperative iron supplementation was statistically associated with shorter length of hospital stay and lower in-hospital mortality. More patients in IDA group without iron supplementation needed red blood cell transfusion postoperatively. Preoperative iron supplementation was independently associated with lower risk for in-hospital mortality in patients with IDA who underwent isolated CABG. In addition, 1 unit decrease in preoperative hemoglobin level was found to be related with a 1.8-fold higher risk of mortality.
Conclusion: This study showed that preoperative intravenous infusion of iron is related with a shorter length of hospital stay and reduced perioperative red blood cell transfusion requirement. In-hospital mortality was significantly lower in pretreated patients with iron.

18.
Kanser Hastalarının Ağrı Kontrolünde Yetersizlikler ve Yaklaşım Farklılıkları: Algoloji Bilim Dalının Etkinliğinin Değerlendirilmesi
Inadequancy and Differences about the Attitudes in Pain Control of Cancer Patients: Assessment of Algology Department
Taner Çalışkan, Nalan Örnek Çelebi
doi: 10.54875/jarss.2023.65707  Sayfalar 363 - 371 (328 kere görüntülendi)
Amaç: Günümüzde %90-95 oranında ağrıyı kontrol altına almak mümkündür. Ancak hâlâ kanser ağrısı istenilen düzeylerde tedavi edilememektedir. Bu çalışmada, kanser hastalarının ağrı deneyimlerinin araştırılması, sorumlu doktorlar ve hemşirelerin ağrı tedavisi ile ilgili yaklaşımlarının gözden geçirilmesi, kanser ağrı yönetimindeki engellerin belirlenmesi, algoloji bilim dalının etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: 01.04.2011–31.07.2011 tarihleri arasında çeşitli servislerde takip edilmekte olan 202 kanser hastası ve bu hastalardan sorumlu 85 hemşire, 97 doktor anketlerle değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS 15.0 programında yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler kullanılmıştır.
Bulgular: Hastaların %95’i analjezik tedavi almalarına rağmen, %61,9’unun ağrısı vardı, %55,8‘inde VAS (Visual Analog Skala) skoru 5 ve üzerindeydi. Algoloji’nin takibine alındıktan sonra bu oran %25’e düşmüş, hastaların %88,6’sının kısmen ya da tamamıyla ağrılarının geçtiği tespit edilmiştir. Hemşire grubunun yarıya yakınının üniversitede yeterli eğitim almadığı halde %78,8’inin mezuniyet sonrası eğitimlere katılmıştır. Buna rağmen hemşirelerin %58‘inin analjezik ilaçların etki mekanizmaları ve yan etkileri konusunda kısmen bilgi sahibi olduğu görülmüştür. Doktorların yüzde 65’i haftada en az bir defa, ağrısı olan kanser hastasıyla karşılaştığı halde yaklaşık yarısının ağrı tedavisinde kendisini yetersiz veya çok yetersiz hissettiği ortaya çıkmıştır. Ağrı tedavisindeki başlıca engeller; ağrının değerlendirilmesinin yetersiz kalması, opioidlere bağımlılık endişesi, opioidlerin yan etkilerinden çekinme, ağrı tedavisine öncelik verilmemesi, bilgi eksikliği, opioid vermekte hemşirelerin yetersiz kalmasıdır.
Sonuç: Bu çalışma doktorların ve hemşirelerin kanser ağrısı ve tedavisi ile ilgili bilgi eksikliklerine ve aşırı kaygılara işaret etmektedir. Kanserleri de içeren kronik ağrılarda opioid kötüye kullanımı veya bağımlılığı çok az görülmesine rağmen “opiofobi”, hâlâ kanser ağrı tedavisinde en önemli sorunlardan birisidir. Ağrıyı etkin bir şekilde tedavi edebilmek ve engelleri azaltmak için seçilecek en uygun yöntem, multidisipliner yaklaşımın benimsenmesi ve bu konuda merkezi rol oynayan algolojinin etkinliğinin artırılmasıdır.
Objective: Today, it is possible to control 90-95% of pain. However, cancer pain still cannot be treated at desired levels. In this study, it was aimed to investigate the experiences of cancer patients, to review the approaches of the doctors and nurses in pain treatment, to identify the barriers, and to evaluate the effectiveness of the algology department.
Methods: Between 01.04.2011-31.07.2011, 202 cancer patients from various services and 85 nurses, 97 doctors responsible for these patients were evaluated through questionnaires. Statistical analyzes were performed in SPSS 15.0 program. Descriptive statistics were used.
Results: Although 95% of the patients received analgesic treatment, 61.9% had pain and 55.8% had a VAS (Visual Analog Scale) score of 5 and above. After Algology follow up, this decreased to 25%, and it was determined that 88.6% of the patients were partially or completely relieved. Although half of the nurses didn’t receive adequate education at the university, 78.8% of them attended the training after graduation. Despite this, it was observed that 58% of the nurses were partially knowledgeable about analgesic drugs. Although 65 percent of physicians encounter cancer patients with pain at least once a week, nearly half of them feel inadequate or very inadequate in pain management. The main barriers to pain management are inadequate assessment of pain, fear of dependence on opioids, fear of side effects of opioids, lack of prioritization of pain management, lack of information, and inadequate nurses to administer opioids.
Conclusion: This study points to the lack of knowledge and excessive anxiety of doctors and nurses about cancer pain and its treatment. Although opioid abuse or dependence in chronic pain, including cancer, is very rare, “opiophobia” is still one of the most important problems in cancer pain management. The best way to effectively treat pain and reduce barriers is to adopt a multidisciplinary approach and increase the effectiveness of algology, which plays a central role in this regard.

19.
Geriatrik Kalça Kırığı Cerrahisinde Gecikme: Perioperatif Anesteziyolojik Yönetimle İlişkili Faktörlerin ve Bunların 30 Günlük Mortalite ve Morbidite Üzerindeki Etkisinin Retrospektif Analizi
Delay in Geriatric Hip Fracture Surgery: Retrospective Analysis of Factors Associated with Perioperative Anesthesiologic Management and Their Impact on 30-Day Mortality and Morbidity
Asude Ayhan, Elvin Kesimci, Cagla Yazar, Nukhet Akovali
doi: 10.54875/jarss.2023.80269  Sayfalar 372 - 379 (241 kere görüntülendi)
Amaç: Kalça kırıklarında cerrahi tedavi olumlu sonuçlar ile birliktelik göstermesine rağmen özellikle yaşlı olgularda iyileşme ve rehabilitasyon sürecini eşlik eden hastalıklar ile ameliyat öncesi optimizasyon belirlemektedir. Bu çalışma, söz konusu hasta grubunda, cerrahi girişimin zamanlamasında anesteziyolojik yönetimin rolünü ve hasta ile ilişkili faktörleri değerlendirmektedir.
Yöntem: Üçüncü basamak akademik bir sağlık kuruluşunda akut kalça kırığı nedeniyle ameliyat edilen 240 geriatrik olgu çalışma grubunu oluşturdu. Perioperatif anestezi yönetimi ile ilişkili ameliyat öncesi, sırası ve sonrasındaki değişkenler retrospektif olarak değerlendirildi. Otuz günlük mortalite ve morbidite birincil ve ikincil sonuçlar olarak tanımlandı.
Bulgular: Olguların hastaneye kabulü ile cerrahi tedavi zamanı arasında geçen ortanca süre 1 gündü. Ameliyat sonrasında hastaların yaklaşık %29’u yoğun bakıma transfer edildi. Hastanede kalış süresi 5 gün (ortanca) iken, 30 günlük mortalite oranı %1,3 olarak hesaplandı. Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA) fiziksel durum sınıfı 30 günlük mortaliteyi etkileyen en yaygın belirleyici olarak bulundu.
Sonuç: Geriatrik yaş grubunda akut kalça kırıklarının cerrahi tedavisinin zamanlamasında en uygun süre konusunda henüz fikir birliğine varılamamıştır. Bu çalışmanın bulguları, söz konusu hastalarda hastalık ve tedavi seyrini belirleyen temel etmenlerin ASA fiziksel durum sınıfı ve fonksiyonel durum olduğunu göstermiştir. Dolayısı ile bu hastaların optimizasyonunun sağlanması için perioperatif anestezi yönetimine öncelik verilmesi tavsiye edilmektedir.
Objective: Although surgical treatment of hip fracture provides favourable outcomes, comorbidities and preoperative optimization determine the recovery and rehabilitation period in elderly population. This study evaluated the role of anesthesiologic management for appropriate timing of surgery, and other patient-specific factors for surgical intervention.
Methods: The study group comprised of 240 geriatric patients with acute hip fractures, who underwent surgery at an academic tertiary care unit. Preoperative, intraoperative and postoperative variables associated with anesthesiologic management were retrospectively evaluated. A 30-day mortality and morbidity were the primary and secondary outcomes.
Results: The median time between the patient’s admission to the hospital and the time of surgery was 1 day. Approximately 29% patients stayed in intensive care unit postoperatively. The median length of hospitalization was 5 days, while the 30-day mortality rate was 1.3%. The American Society of Anesthesiologists (ASA) physical status was identified as the most common factor that significantly affected the 30-day mortality.
Conclusion: To date, no consensus has been reached on the appropriate delay period for surgery of acute hip fractures. Our study demonstrates that the main factors determining the patient prognosis are ASA physical status score, and the functional status of the patients. Therefore, perioperative anesthesiologic management should be prioritized to provide optimization of these patients.

20.
Dizin
Index

Sayfalar 380 - 385 (152 kere görüntülendi)
Makale Özeti |Tam Metin PDF